Kategori: Sağlık

  • Halı saha maçlarında gizli risk: Hazırlıksız yüksek efor

    Halı saha maçları sırasında yaşanan ani kalp krizi vakaları, yoğun egzersizin kalp sağlığı üzerindeki etkilerini yeniden gündeme taşıyor. Sosyal medyanın yaygınlaşması ve saha kameralarının artmasıyla bu tür olayların daha görünür hale geldiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ersin Özen, “Bu vakalar, özellikle hareketsiz yaşam süren kişilerin hazırlıksız şekilde yüksek tempolu sporlara başlamasının ciddi riskler doğurabileceğini bir kez daha hatırlatıyor” dedi.

    Modern yaşamın getirdiği hareketsizlik nedeniyle birçok kişinin günün büyük bölümünü masa başında geçirdiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Dr. Ersin Özen, “Uzun süre hareketsiz kalan bireylerin hazırlıksız şekilde yüksek efor gerektiren aktivitelere başlaması kalp üzerinde ciddi yük oluşturabilir. Özellikle halı saha gibi kısa sürede yüksek tempo gerektiren sporlarda kalp hızının ve tansiyonun ani yükselmesi, altta yatan kalp-damar hastalıklarını tetikleyebilir ve ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir” şeklinde konuştu.

    Bu belirtiler varsa fiziksel aktivite sonlandırılmalı

    Kalp krizinin en tipik belirtisinin göğsün orta kısmında hissedilen baskı, sıkışma, ağırlık veya yanma hissi olduğunu vurgulayan Özen, “Özellikle egzersiz sırasında ortaya çıkan ve kişiyi durup dinlenmeye zorlayan göğüs ağrıları mutlaka ciddiye alınmalı. Ani nefes darlığı, baş dönmesi, göz kararması, baygınlık hissi ve soğuk terleme gibi belirtiler de önemli uyarı işaretleri arasında. Bu şikâyetlerden herhangi biri görüldüğünde fiziksel aktivite derhal sonlandırılmalı ve vakit kaybetmeden tıbbi değerlendirme alınmalı” dedi.

    İlk dakikalar hayat kurtarıyor

    Olası bir kalp krizi veya ani kalp durması durumunda ilk yapılması gerekenin 112’yi aramak olduğunu hatırlatan Özen, “Bu tür durumlarda kişinin bilinci ve solunumu hızla değerlendirilmeli. Bilinç kaybı ve nabız yokluğu varsa vakit kaybetmeden kalp masajına başlanması hayati önem taşır. Ani kalp durmalarının önemli bir kısmında ölümcül ritim bozuklukları rol oynar ve otomatik eksternal defibrilatör (AED) cihazlarının erken dönemde kullanılması hayatta kalma şansını belirgin şekilde artırabilir. Bu nedenle spor ve egzersiz yapılan alanlarda AED cihazlarının yaygınlaştırılması önemli bir halk sağlığı yaklaşımıdır. Ani kalp durmalarında ilk birkaç dakika içinde yapılan doğru müdahale hem yaşam kurtarır hem de kalıcı beyin hasarı riskini azaltabilir” dedi.

    Risk yaşa göre değişiyor

    Spor sırasında ortaya çıkan kalp problemlerinin nedenlerinin yaşa göre farklılık gösterebileceğini dile getiren Özen, “Özellikle 35 yaş altındaki bireylerde; yapısal kalp hastalıkları, genetik ve doğumsal anomaliler, hipertrofik kardiyomiyopati gibi kalp kası hastalıkları, doğumsal ritim bozuklukları ve koroner damar anomalileri ön plana çıkar. Daha ileri yaş gruplarında ise vakaların büyük çoğunluğundan koroner arter hastalığı ve damar sertliği sorumludur. Sigara kullanımı, yüksek kolesterol, hipertansiyon, ailede erken yaşta kalp krizi öyküsü ve diğer kronik hastalıklar da riski artıran önemli faktörler arasındadır. Bu nedenle özellikle düzenli egzersiz alışkanlığı bulunmayan kişilerin yoğun fiziksel aktiviteye başlamadan önce sağlık kontrollerini ihmal etmemesi büyük önem taşır” uyarısında bulundu.

    Her kalp krizi ölümle sonuçlanmaz

    Ani kalp krizinin, kalbi besleyen koroner damarlardan birinin ya da birkaçının aniden tıkanması sonucu kalp kasının yeterli oksijen alamaması ve hasar görmesiyle ortaya çıktığını açıklayan Özen, “Ani kardiyak ölüm ise kalbin elektrik sisteminde gelişen ciddi ritim bozuklukları nedeniyle kan dolaşımının aniden durması sonucu meydana gelir. Ani kardiyak ölümlerin en önemli nedenlerinden biri kalp krizi olsa da her kalp krizi ani kardiyak ölüme yol açmaz. Bu nedenle iki tablonun farklı mekanizmalarla geliştiğini bilmek önemli” dedi.

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Tıkanırcasına yeme davranışında tehlikeli döngü!

    Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Sera Elbaşoğlu, tıkınırcasına yeme ve duygusal yeme davranışlarının ortaya çıkmasına neden olan duygular ile biyolojik-psikolojik etkileşimler hakkında açıklamalarda bulundu.

    Yeme ataklarından önce genellikle olumsuz duygular yaşanıyor!

    Tıkınırcasına yeme atakları sırasında, Bulimia Nervoza’da da görüldüğü üzere, atağın ardından genellikle kusma davranışının ortaya çıktığını ifade eden Sera Elbaşoğlu, “Ancak bu süreçten önce kişinin içinde kendini kötü hissetme, yalnızlık, mutsuzluk ya da boşluk hissi gibi duygular bulunur.” dedi.

    Genellikle kişinin, yeme atağını yaşayabilmek için kendine çeşitli gerekçeler üretmiş olduğunu dile getiren Elbaşoğlu, “Bu gerekçelendirmelere örnek olarak; ‘zaten iyi hissetmiyordum’, ‘zaten mutsuzum’, ‘bunu yapabilirim’, ‘buna hakkım var’ gibi düşünceler verilebilir.” şeklinde konuştu.

    Duygusal yeme, sanıldığından çok daha yaygın bir davranış örüntüsü! 

    Benzer durumun duygusal yemede de görüldüğünü aktaran Sera Elbaşoğlu, şunları söyledi:

    “Duygusal yeme oldukça yaygındır. Her ne kadar Bulimia Nervoza’daki kadar yoğun yeme atakları olmasa da duygusal yemede de kişiler, bu davranışı gerçekleştirebilmek için benzer bir zihinsel ve duygusal zemin hazırlarlar.

    Bununla birlikte, duygusal yemede tüketilen miktar görece daha azdır. Tıkınırcasına yeme ataklarında ise kişiler çok daha fazla miktarda yiyecek tüketir. Genellikle karbonhidrat ve şeker ağırlıklı, kolay tüketilebilen pizza, hamburger gibi yiyecekleri ve bunlara eşlik eden içecekleri tercih ederek kısa sürede çok büyük miktarlarda yemek yerler.”

    Yeme atakları, dissosiyatif bir hâli andıran kopuş duygusuna yol açabiliyor! 

    Yeme sırasında dopamin salınımının arttığını ve kişinin haz duygusu yaşadığına dikkat çeken Sera Elbaşoğlu, “Ancak bu yeme davranışı genellikle büyük bir hırsla ve çok hızlı şekilde gerçekleşir. Kişiler adeta ne olduğunu tam olarak anlayamadıkları bir hız içinde hareket ederler.” dedi.

    Bu durumun, zaman zaman dissosiyatif bir hâli andırdığına işaret eden Elbaşoğlu, kişinin kendisinden ve yaşadığı andan koptuğu bir süreç olarak tanımlanabileceğini söyledi.

    Yeme atağının ardından gelen pişmanlık, yeni ataklar için zemin hazırlayabiliyor! 

    Atağın ardından ise yoğun bir pişmanlık ve utanç duygusu ortaya çıktığını vurgulayan Sera Elbaşoğlu, sözlerini şöyle tamamladı:

    “Bu nedenle kişiler yaşadıkları yeme ataklarını çoğunlukla gizlemeye çalışırlar. Pişmanlık ve suçluluk duygularının etkisiyle ertesi gün ya da takip eden günlerde daha az yeme eğilimi gösterebilirler. ‘Daha sağlıklı beslenmeliyim’, ‘daha az yemeliyim’ gibi düşünceler öne çıkar.

    Ancak bu durum, kan şekeri dengesinin bozulmasına da yol açarak biyolojik açıdan yeni bir yeme atağı için zemin hazırlayabilir. Sonuç olarak, kişinin yaşadığı duygular, yeme davranışı ve sonrasında gelişen düşünce örüntüleri psikolojik etkenlerle birleşerek kendi kendini sürdüren bir kısır döngü hâline gelir.”

     

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Çölyak hastalığında tek tedavi glutensiz beslenme!

    Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümünden Arş. Gör. Dr. Hatice Çolak Çetinkaya, çölyak hastalığı, gluten hassasiyeti ve glutensiz beslenmenin püf noktalarına ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.

    Çölyak hastalığı ile gluten hassasiyeti aynı şey değil

    Çölyak hastalığının gluten proteinine karşı gelişen kronik otoimmün bir ince bağırsak hastalığı olduğunu belirten Dr. Hatice Çolak Çetinkaya, “Çölyak hastalarında gluten tüketimi sonrasında bağışıklık sistemi ince bağırsağın emilim yüzeylerine zarar verir ve besin emilim bozuklukları gelişebilir. Hastalık; ishal, karın ağrısı, şişkinlik, kilo kaybı, demir eksikliği anemisi, osteoporoz ve halsizlik gibi çok farklı belirtilerle ortaya çıkabilmektedir. Tanıda serolojik testler ve gerektiğinde ince bağırsak biyopsisi kullanılmaktadır. Çölyak hastalığının bugün için tek tedavisi glutenin diyetten tamamen çıkarılmasıdır.” dedi. 

    Çölyak dışı gluten hassasiyetinin ise farklı bir tablo olduğunu ifade eden Çetinkaya, “Çölyak dışı gluten hassasiyeti, gluten tüketimi sonrası şişkinlik, karın ağrısı, gaz, yorgunluk veya baş ağrısı gibi belirtilerin ortaya çıktığı ancak çölyak hastalığında görülen otoimmün yanıtın ve ince bağırsak hasarının bulunmadığı bir durumdur. Gluten hassasiyetinde çölyak antikorları genellikle negatif saptanır ve bağırsak biyopsisinde villöz atrofi görülmez. Bu nedenle çölyak hastalığı ile gluten hassasiyeti arasındaki temel fark; çölyakta bağışıklık sisteminin bağırsak dokusuna zarar veren otoimmün bir süreç oluşturması, gluten hassasiyetinde ise benzer semptomlara rağmen kalıcı bağırsak hasarının bulunmamasıdır.” diye konuştu.

    Glutensiz diyete başlamadan önce test yaptırın!

    Belirtilerin birbirine çok benzediğine dikkat çeken Çetinkaya, “Klinisyenler her iki durumu yalnızca belirtilere bakarak birbirinden ayırt edemezler. Bu nedenle glutensiz diyete başlamadan önce mutlaka çölyak taraması yapılmalıdır. Çünkü diyet başlandıktan sonra çölyak testleri güvenilir sonuç vermez.” ifadelerini kullandı.

    Glutenin gizli kaynaklarına dikkat!

    Glutenin yalnızca ekmek ve makarna gibi ürünlerde bulunmadığını belirten Çetinkaya, şöyle devam etti:

    “Gluten; başlıca buğday, arpa ve çavdarda bulunan bir protein grubudur ve bu tahıllardan üretilen birçok gıdada yer almaktadır. Ekmek, makarna, bulgur, erişte, kek, börek, kurabiye, simit, pizza hamuru ve un içeren hazır gıdalar glutenin en yaygın kaynaklarıdır. Ayrıca malt ve malt özü içeren ürünler, bira ve bazı kahvaltılık gevrekler de gluten içerebilmektedir. Doğal olarak glutensiz besinler arasında ise pirinç, mısır, patates, karabuğday, kinoa, baklagiller, sebzeler, meyveler, yumurta, et ve süt ürünleri yer almaktadır. Yulaf doğal olarak gluten içermese de üretim sırasında çapraz bulaş riski taşıyabildiğinden sertifikalı glutensiz ürünler tercih edilmelidir. Glutenin en sık gözden kaçan kaynakları arasında soya sosu, malt sirkesi, sucuk, salam, hazır çorba ve bulyonlar yer almaktadır. Ayrıca bazı ilaçlar, takviyeler, kozmetik ürünler ve restoranlarda kullanılan ortak fritöz yağları da çapraz bulaş riski oluşturabilmektedir.” 

    “Glutensiz” etiketi her zaman yeterli güvence sağlamayabilir

    Uluslararası standartlara göre glutensiz ürünlerin belirli sınırlar içerisinde gluten içermesine izin verildiğini kaydeden Dr. Hatice Çolak Çetinkaya, tüketicilerin bilinçli olması gerektiğini söyledi.

    Çetinkaya, “Avrupa Birliği, FDA ve Codex Alimentarius standartlarına göre ‘glutensiz’ ürünlerin 20 ppm veya daha düşük gluten içermesi gerekmektedir. Bu sınır çölyak hastalarının büyük çoğunluğu için güvenli kabul edilmektedir. Ancak çalışmalar hem doğal glutensiz ürünlerde hem de ‘glutensiz’ etiketli bazı ürünlerde çapraz bulaş nedeniyle beklenenden yüksek gluten düzeyleri bulunabileceğini göstermektedir.” dedi.

    Bu nedenle yalnızca etiket bilgisinin yeterli olmadığını vurgulayan Çetinkaya, “Üçüncü taraf sertifikalı ürünlerin tercih edilmesi, içerik listelerinin düzenli kontrol edilmesi ve özellikle dışarıda yemek tüketiminde çapraz bulaş riskine dikkat edilmesi önerilmektedir.” şeklinde konuştu.

    Glutensiz beslenmede en sık yapılan hata hazır ürünlere yönelmek

    Glutensiz diyet uygulayan bireylerde vitamin ve mineral eksikliklerinin sık görülebildiğini ifade eden Çetinkaya, işlenmiş glutensiz ürünlerin aşırı tüketimine karşı uyardı.

    “Glutensiz diyetin beslenme açısından yetersiz olduğu ve sık sık vitamin-mineral eksiklikleriyle ilişkili olduğu bilinmektedir.” diyen Çetinkaya, şu değerlendirmede bulundu:

    “Özellikle glutensiz hazır ürünler tüketildiğinde aşırı şeker ve yağ alımına da zemin hazırlanabilmektedir. Sağlıklı bir beslenme düzeninde taze, doğal ve mümkün olduğunca işlenmemiş besinlerin ön planda tutulması önerilmektedir. Karabuğday, kinoa, kahverengi pirinç ve baklagiller gibi kaynaklar düzenli olarak tüketilmeli; demir, kalsiyum, magnezyum, D vitamini, E vitamini, folat ve bazı B grubu vitaminleri düzenli olarak takip edilmelidir. Bunun yanında glutensiz beslenmeye geçiş sonrası bazı bireylerde aşırı et ve hayvansal protein tüketimine yönelim görülebilmektedir. Dengeli beslenmenin sağlanabilmesi için kuru baklagiller, yağlı tohumlar ve diğer bitkisel protein kaynaklarının diyete çeşitlilik sağlayacak şekilde eklenmesi önerilmektedir.”

    Kahvaltıda doğal besinler ön planda olmalı

    Glutensiz beslenen bireyler için kahvaltının sanıldığından çok daha çeşitli hazırlanabileceğini söyleyen Çetinkaya, “Yumurta, peynir, zeytin, domates, salatalık ve yeşilliklerden oluşan klasik Türk kahvaltısı doğal olarak glutensiz bir seçenektir; ancak ekmek tercih edilecekse sertifikalı glutensiz ekmek kullanılmalıdır. Bunun sertifikalı glutensiz yulaf; süt veya yoğurt ile hazırlanıp üzerine meyve, tarçın, ceviz veya chia tohumu eklenerek besleyici bir kahvaltıya dönüştürülebilir. Omlet ve menemen çeşitleri de güvenli ve doyurucu seçenekler arasındadır. Sebzeli omletler, mantar, biber, ıspanak veya peynir ile zenginleştirilebilir. Ayrıca haşlanmış yumurta yanında karabuğday patlağı veya glutensiz krakerler tercih edilebilir. Yoğurt ile hazırlanan meyveli kaseler de kolay uygulanabilir kahvaltılar arasındadır. Yoğurdun içine taze meyve, fındık, badem, ceviz ve glutensiz granola eklenebilir. Smoothie hazırlamak isteyenler için muz, süt veya kefir, fıstık ezmesi ve kakao ile yapılan karışımlar hızlı bir seçenek sunmaktadır. Hindistan cevizi sütü çeşitlendirmek adına bir alternatif olabilir. Ayrıca karabuğday unu, pirinç unu veya badem unu kullanılarak yapılan pankekler; bal, meyve veya peynir ile tüketilebilir. Kahvaltıda yalnızca paketli glutensiz ürünlere bağımlı kalmak yerine yumurta, süt ürünleri, sebzeler, meyveler ve doğal tahılları temel alan çeşitlilik oluşturmak daha dengeli bir yaklaşım sağlamaktadır.”

    Glutensiz tariflerde tek un kullanmak yerine karışımlar tercih edilmeli

    Glutensiz unların besin değerleri ve pişirme özelliklerinin birbirinden farklı olduğunu belirten Çetinkaya, “Araştırmalarda nohut ve bezelye unlarının yüksek lif içerdiği; karabuğday, kinoa ve yulaf unlarının ise esansiyel amino asitleri sağlayan kaliteli protein kaynakları olduğu belirtilmiştir. Karabuğday unu, B vitamini, mineral ile antioksidan açısından zengindir. Özellikle krep, gözleme ve hızlı ekmek tariflerinde kullanılmaktadır. Nohut unu yüksek protein ve lif içeriği sayesinde tortilla, köfte ve tuzlu tariflerde tercih edilirken; badem unu düşük glisemik indeksli yapısıyla kurabiye ve kek tariflerinde öne çıkmaktadır. Pirinç unu hafif ve nötr tadı nedeniyle glutensiz tariflerde temel un olarak sık kullanılırken, kinoa unu tam protein kaynağı olmasıyla dikkat çekmektedir. Hindistancevizi unu ise çok yüksek lif içeriğine sahip olup yoğun su çekme özelliği nedeniyle tariflerde daha fazla sıvı gerektirmektedir. Gluten hamura elastikiyet ve yapı kazandırdığı için glutensiz tariflerde bağlayıcı maddelere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu amaçla en sık ksantan gam, psyllium kabuğu ve yumurta kullanılmaktadır. Ayrıca tek bir un yerine 2–3 farklı glutensiz unun birlikte kullanılması, doku ve lezzet açısından daha başarılı sonuçlar sağlamaktadır.” dedi.

    Çocuklarda glutensiz diyete uyum için sunum önemli

    Çölyaklı çocuklarda glutensiz diyetin bağırsak sağlığının düzelmesinde kritik rol oynadığını belirten Çetinkaya, çocukların diyete uyumunda lezzet ve sunumun büyük önem taşıdığını söyledi ve “Yeni tanı alan çocukların yüzde 50’sinden fazlası ilk yıl içerisinde bağırsak iyileşmesi yaşamaktadır. Bazı çocuklarda iyileşme üçüncü aydan itibaren başlayabilmektedir. Bu nedenle glutensiz diyetin erken dönemde uygulanması son derece önemlidir.” ifadesinde bulundu.

    Çocuklar için eğlenceli ve sağlıklı alternatiflerin tercih edilmesini öneren Çetinkaya, “Karabuğday ve pirinç unu ile hazırlanan mini pizzalar, glutensiz yulafla yapılan kakaolu enerji topları, muzlu karabuğday waffle, mısır unlu fırın nugget, meyveli kinoa pudingi ve nohut unu ile hazırlanan gözlemeler hem besleyici hem de çocukların ilgisini çekebilecek seçenekler arasında yer almaktadır.” şeklinde sözlerini tamamladı. 

     

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Modern yaşamın yeni kaçış rotası, mistik akımlar!

    Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, insanların neden mistik ve spiritüel akımlara yöneldiği, bu yönelimin arkasındaki psikolojik ve toplumsal nedenleri ve bu tür akımlara karşı eleştirel düşünmenin önemi hakkında açıklamalarda bulundu.

    Mistik ve spiritüel akımlar gizemli yapıları ve kişisel güç vaadiyle çekici hâle gelebiliyor!

    Teknolojik gelişmeler ve modernleşmeyle birlikte toplumdaki hızlı değişimin, ekonomik ve kültürel istikrarsızlıkların daha derinden hissedilmesine neden olabildiğini aktaran Uluğ Çağrı Beyaz, “Bu durum, sosyal bağların zayıflamasına, bireylerde belirsizlik ve kontrol kaybı hissinin artmasına, aynı zamanda anlam arayışının güçlenmesine yol açabiliyor. Tüm bu faktörler, kişileri çeşitli alternatif uygulamalara yöneltebiliyor.” dedi.

    Geleneksel dinlerin, inanç sistemlerinin hatta bilimsel açıklamaların bazı bireyler için yeterince tatmin edici bulunmayabildiğine dikkat çeken Beyaz, “Tam da bu noktada, mistik ve spiritüel akımlar gizemli yapıları ve kişisel güç vaat ettikleri iddiasıyla çekici hâle gelebiliyor. Bireyler, yaşamlarında eksikliğini hissettikleri sorun çözme, iyileşme, özgüven kazanma ve aidiyet duygusunu bu tür uygulamalarda bulabileceklerini düşünebiliyor. Sosyal medyanın bu içerikleri viral hâle getirmesi ve merak duygusunu artırması da ilgiyi bu alanlara yöneltebiliyor.” şeklinde konuştu.

    Bu yaklaşımlar, kontrol hissi yaratarak psikolojik çekim oluşturuyor!

    Hayatına anlam katma, kendini daha iyi tanıma ve kişisel gelişimini destekleme arayışında olan bireylerin bu tür eğitimlere ilgi gösterebildiğini ifade eden Uluğ Çağrı Beyaz, insanlar zaman zaman yaşamlarını anlamlandırmak, yaşadıkları belirsizliklerle başa çıkmak veya kendilerini daha iyi hissetmek amacıyla farklı yaklaşım ve eğitimlere yönelebildiklerini, bu tür çalışmaların, bireylere yaşamları üzerinde daha fazla farkındalık ve kontrol hissi kazandırabileceği düşüncesiyle ilgi çekebildiğini söyledi.

    Beyaz, “Özellikle kişisel gelişim, aidiyet ve kendini keşfetme arayışı içinde olan kişiler için bu eğitimler merak uyandırabiliyor. Ayrıca sosyal medya ve popüler kültürün etkisiyle bu akımların yayılması hız kazanıyor. İnsanlar, başkalarının bu yöndeki deneyimlerini ve katılımlarını gördükçe merak duyabiliyor ve ‘ben de denemeliyim’ düşüncesine kapılabiliyor. Bunun yanında günlük yaşamda stres, kaygı veya depresif duygularla baş etmekte zorlanan bireyler, bu tür alternatif yöntemlere umut bağlayabiliyor. Spiritüel eğitimlerin rahatlama ve öz yeterlilik hissi sağlayacağı beklentisi de yaygınlaşmalarında etkili olabiliyor.” ifadesinde bulundu.

    Farklı motivasyonlar spiritüel akımlara ilgiyi artırabiliyor!

     

    Bu tür eğitimlere veya akımlara ilgi gösterenlerin farklı motivasyonlara sahip olabileceğini belirten Uluğ Çağrı Beyaz, “Bu kişiler arasında kişisel gelişimine katkı sağlamak isteyenler, kendini daha iyi tanıma arayışında olanlar, farklı yaşam yaklaşımlarını merak edenler ve spiritüel konulara ilgi duyanlar bulunabiliyor. Kadınların bu konulara daha fazla ilgi gösterdiği yönünde yaygın bir kanaat bulunsa da, bu ilgi yalnızca cinsiyetle açıklanabilecek bir durum değildir.” dedi.

    Özellikle 20’li ve 40’lı yaşlarda, sosyal medyayı yoğun kullanan ve kimlik arayışı içinde olan bireylerde bu eğilim daha belirgin görülebildiğine işaret eden Beyaz, “Kimi zaman yeni bir hobi edinme isteği, kimi zaman da yaşam tarzını değiştirme arzusu bu tür yönelimleri artırabiliyor.” diye konuştu.

    Bilimsel temeli olmayan trendler çoğu zaman umut tacirliğinden beslenir!

    Bu akımların cazibesinin temelinde modern yaşamın getirdiği belirsizlikler, yalnızlık hissi ve kontrol arayışının yattığına vurgu yapan Uluğ Çağrı Beyaz, “Bireylerin ve toplumun bu tür durumlar karşısında öncelikle eleştirel düşünme becerilerini geliştirmeleri gerekiyor. ‘Bu vaatler gerçekçi mi?’ sorusu, sosyal medyanın büyüleyici dünyasında önemli bir rehber olabilir.” dedi.

    Bireylerin kişisel gelişim, farkındalık ve iyi oluş arayışlarında farklı yöntemlerden yararlanabildiğini ifade eden Beyaz, özellikle ruh sağlığını ilgilendiren konularda bilimsel temelli yaklaşımların ve uzman desteğinin güvenilir bir yol haritası sunduğunu belirterek, sözlerini şöyle tamamladı:

    “Günümüzde sıkça karşılaştığımız bazı olaylar, profesyonel yardımın önemini bir kez daha hatırlatıyor. Psikoterapi ve psikiyatrik değerlendirme süreçleri, bireylere sağlıklı ve güvenli bir keşif alanı sunar.

    Sosyal medya kullanımında ise mistik içeriklerin etkisine kapılmak yerine güvenilir kaynakları takip etmek önem taşır. Aidiyet ihtiyacını karşılamak adına sanal topluluklara yönelmek yerine gerçek dostluklar kurmak ve yerel sosyal gruplarla doğrudan temas etmek daha sağlıklı bir yaklaşım olabilir.

    Kısacası, bilimsel temeli olmayan bu tür trendler çoğu zaman umut tacirliğinden beslenir. Bu nedenle hem bireylerin hem de toplumun bilinçli ve eleştirel bir bakış açısıyla hareket etmesi, yanıltıcı vaatlerden korunabilmek açısından büyük önem taşır.”

     

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Sıcak hava ve güneş sağlığınızı tehdit etmesin!

    Yaz mevsimi çoğumuz için güneş, tatil ve açık havada geçirilen keyifli günler anlamına geliyor. Ancak hamilelikte vücudun çalışma düzeni değiştiği için sıcak hava ve nem anne adaylarını normalden daha fazla etkileyebiliyor. Artan sıvı ihtiyacı, dolaşım sistemindeki değişiklikler ve yükselen vücut ısısı nedeniyle hamilelik döneminde bazı konulara özellikle dikkat etmek gerekiyor.  Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Elif Erol, yaz aylarında alınacak olan bazı önlemler sayesinde hem anne adaylarının hem de bebeklerin bu dönemi çok daha rahat geçirebileceklerini belirterek, “Sağlıklı bir gebelik, öncelikle olası risklere karşı önlem almakla mümkündür. Yaz aylarında güneşin yeryüzüne en dik geldiği saatlerde dışarı çıkmamak ve bolca su içmek, dikkat edilmesi gereken en önemli kuralları oluşturmaktadır” diyor.  Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Elif Erol, sağlıklı ve konforlu bir yaz hamileliği için alınması gereken önlemleri anlattı; önemli önerilerde bulundu.

    Susamayı beklemeden su için

    Hamilelikte su ihtiyacı  kan hacmi ve metabolik gereksinimler nedeniyle zaten artıyor. Yaz sıcaklarıyla birlikte vücut daha fazla terlediği için sıvı kaybı daha da yükseliyor. Susamayı beklemenin çoğu zaman geç kalmak anlamına geldiğini belirten Dr. Elif Erol, “Gün içinde düzenli aralıklarla bol su tüketmek; baş ağrısı, halsizlik, çarpıntı ve tansiyon düşüklüğü gibi şikâyetlerin önlenmesine yardımcı olur” diyor.  

    Bu saatlerde dışarı çıkmaktan kaçının

    Yaz aylarında güneş ışınları yeryüzüne en yoğun 11.00 ile 16.00 saatleri arasında ulaşıyor. Bu saatlerde uzun süre dışarıda kalmak anne adaylarında; tansiyon düşüklüğü, baş dönmesi, halsizlik, çarpıntı hissi ve güneş çarpması riskini artırabiliyor. Dolayısıyla hamilelik döneminde bu saatler arasında dışarı çıkmaktan kaçının. Mecbursanız, mümkün olduğunca gölgede kalmanız, geniş kenarlı şapka kullanmanız ve açık renkli kıyafetler tercih etmeniz daha konforlu bir gün geçirmenizi sağlayacaktır. 

    Gebelik maskesine karşı önlem alın

    Hamilelik döneminde hormonların etkisiyle cilt güneş ışınlarına karşı daha hassas hale geliyor. Bunun sonucunda özellikle yüz bölgesinde “gebelik maskesi” olarak bilinen koyu renkli lekeler ortaya çıkabiliyor. Bu lekeler bazı kadınlarda doğum sonrasında da kalıcı olabiliyor. Gebelik maskesi riskini azaltmak için güneşe çıkmadan 30 dakika önce yüksek koruma faktörlü, tercihen mineral filtreli güneş koruyucular kullanmak, şapka takmak ve uzun süre doğrudan güneş altında kalmaktan kaçınmak önem taşıyor. 

    Ayak ve bacaklarınızdaki şişlikleri hafife almayın

    Yaz aylarında sıcak havanın etkisiyle damarlar genişliyor ve özellikle günün ilerleyen saatlerinde ayaklar ile bacaklarda oluşan şişlik daha belirgin hale gelebiliyor. Uzun süre ayakta kalmaktan kaçınmak, fırsat buldukça ayakları yukarı kaldırarak dinlendirmek ve kısa yürüyüşler yaparak dolaşımı desteklemek şikâyetleri azaltabiliyor.

    Uzun yolculuklarda hareketsiz kalmayın

    Tatil planlarıyla birlikte araba ve uçak yolculukları da artıyor. Hamilelik zaten damar sisteminde bazı değişikliklere yol açarken uzun süre hareketsiz kalmak dolaşım problemlerini artırabiliyor. Bu nedenle yolculuk sırasında belirli aralıklarla yürümek, ayak bileği egzersizleri yapmak ve yeterli sıvı almak son derece önem taşıyor. 

    Bozulma riski olan gıdalardan kaçının

    Sıcak havalarda yiyecekler daha hızlı bozulabiliyor. Özellikle açıkta beklemiş süt ürünleri, mayonezli gıdalar ve uygun koşullarda saklanmamış et ürünleri enfeksiyon riskini artırabiliyor. Bu nedenle dışarıda yemek yerken güvenilir işletmeleri ve iyi muhafaza edilmiş gıdaları tercih etmek gerekiyor. 

     “Meyveleri istediğim kadar yiyebilirim” hatasına düşmeyin 

    Yaz mevsiminde karpuz, kavun, üzüm ve incir gibi lezzetli meyveler tezgahlarda bolca yerini alıyor. Anne adayları sağlıklı oldukları için meyveyi sınırsız tüketilebilecek bir besin olarak değerlendirebiliyor.  Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Elif Erol,  “Ancak, özellikle gebelik şekeri olan veya risk taşıyan anne adaylarının porsiyon kontrolüne dikkat etmeleri gerekir. Aksi halde yüksek kan şekeri, gereğinden fazla gebelik kilosu alımı ve gebelikte yüksek şekere bağlı bebekte bazı gelişim problemleri gibi önemli sorunlar gelişebilir” uyarısında bulunuyor. 

    Klima kullanabilirsiniz, ancak…

    Gebelikte toplumda doğru sanılan hatalı inanışlardan biri de klimanın zararlı olduğu düşüncesi. “Asıl sorun klima değil, aşırı soğuk ortamlar ve ani sıcaklık değişimleridir” uyarısında bulunan Dr. Elif Erol, “Ortamın makul derecede serin tutulması anne adayının konforunu artırır, uyku kalitesini destekler ve sıcak stresini azaltır. Ancak klimanın bakımının yapılmış olması enfeksiyon riskine karşı son derece önemlidir” diye konuşuyor.  

    Serin, karanlık ve sessiz bir uyku ortamı oluşturun

    Uzayan günler, tatil planları ve sıcak geceler nedeniyle uyku düzeni kolayca bozulabiliyor. Oysa kaliteli uyku; bağışıklık sistemi, kan şekeri dengesi, ruh hali ve genel gebelik konforu üzerinde doğrudan etkili oluyor.  Yaz aylarında serin, karanlık ve sessiz bir uyku ortamı oluşturmak en az sağlıklı beslenmek kadar önem taşıyor. 

    Düzenli olarak yüzün

    Erken doğum ve kanama gibi riskler olmadığı takdirde hamilelik döneminde düzenli yapılan spor vücut sağlığı için çok önemli. Yaz aylarında yüzmenin hamileliğin hemen her döneminde önerildiğini belirten Dr. Elif Erol, “Yüzmek; kan dolaşımını desteklemek, kasları güçlendirmek ve eklemlere yük bindirmeden hareket etmeyi sağlamak gibi birçok fayda sunar. Ancak yüzerken vücudu zorlamamak son derece önemlidir. Ayrıca, genital ve mantar enfeksiyonları riskine karşı denizden çıktıktan sonra ıslak mayonun hemen değiştirilmesi gerekir” diyor. 

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Geçmeyen Boyun Ağrılarınızı Görmezden Gelmeyin!

    Boyun fıtığı yetişkinlerde boyun ağrısının yaygın nedenleri arasında yer alıyor. Hastalığın şiddeti hafiften şiddetliye ve hatta yaşamı tehdit edici düzeye kadar değişebiliyor. Boyun fıtığı özellikle, uzun süre masa başında, bilgisayar ekranı karşısında uzun zaman geçiren banka devlet daireleri gibi yerlerde çalışanlarda; diş hekimi, santral görevlisi gibi bazı meslek gruplarında yaptığı iş gereği sık görülüyor. Ayrıca genetik olarak kasları zayıf olanlarda, spor yapmayan kişilerle, bedenen ağır iş yapan inşaat işçiliği gibi meslek gruplarında boyun fıtığı ile daha fazla karşılanıyor. Memorial Antalya Hastanesi Beyin, Sinir, Omurga ve Omurilik Cerrahisi Bölümü’nden Prof. Dr. Mahmut Akyüz, boyun fıtığı ve tedavisi hakkında bilgi verdi. 

     Kol ve ellerde kuvvet kaybına neden olabilir

    Boyun fıtığı aynı bel fıtığı gibi omur kemikleri arasında amortisör görevi gören jel kıvamındaki disklerin yırtılarak, çevrelerindeki omurilik ve sinir köklerine bası yapmasıyla ortaya çıkar. Fıtık hangi seviyede ise bu seviye uyan ve etkilenen sinir kökü alanında kaslarda zedelenmeler ve ağrı olur. 

    Fıtık hangi seviyede ise bu seviyeye uyan ve etkilenen sinir kökü alanında kaslarda ağrı gelişir. Eğer sadece tek bir sinir etkilenmiş ise, kolda, el ve parmaklara kadar vuran ağrı, sızlama, karıncalanma, eğer ciddi bası varsa kol ve ellerde kuvvet kaybı izlenir. Bundan bir aşama daha ileri gider ve omurilik sıkışırsa bu bulgulara ek olarak ayaklarda da karıncalanma yanma, uyuşma, yürüme zorluğu idrar ve büyük abdesti kaçırma gibi şikayetler ortaya çıkar. Burada oluşan hasar nadir de olsa zamanla vücut tarafından onarılabilir. 

    Tedavi kişinin şikayetlerine göre şekillenir

    Boyun fıtığında şikayetlerin oluş şekli ve hikayesinin tam olarak öğrenilmesi, ayrıntılı nörolojik muayene, uygun radyolojik incelemeler ve gerekli olan durumlarda uygulanan sinir elektrosu tetkiki (EMG) ile tanı konur. Boyun fıtığında tedavinin kişinin ağrıdan etkilenme derecesi, muayene ve radyolojik bulgular ve beklentilerine göre ayarlanması gerekir. Ufak ve sinir basısı oluşturmayan fıtıklarda yaşam konforunu artırmaya ve ağrıyı azaltmaya yönelik fizik tedavi, egzersiz, kaplıca ve medikal masaj tedavileri uygulanabilir. Bunların tedavi edici özelliğinden çok rahatlatıcı ve zaman kazandırıcı fonksiyonları vardır. Kimi zaman yıllar içinde küçülme ihtimali ortaya çıkar. Bunların dışındaki alternatif tedaviler çekme, lazer ve ozon tedavisi gibi yöntemlerin riskleri olabilir ancak etkinliği yoktur.

    Ameliyatı son çare olarak görmek doğru değil

    İlaç, istirahat ve diğer tedavi yöntemleri ile rahatlamayan ya da nörolojik belirtileri olan hastalara cerrahi tedavi yöntemleri önerilir. Uygun hastaya, uygun zamanda ve doğru girişimin yapılması önemlidir. Son çare olarak cerrahi tedaviye gitmek veya son aşamaya gelinceye kadar beklemek doğru değildir ve mikrocerrahinin etkinliğini düşürür. Boyun fıtığında mikrocerrahi güvenilir ve başarılı bir tedavi yöntemidir. Ameliyat 2 cm’lik kesilerden, özel ameliyat mikroskobu ile yapılır ve ortalama 2 saat sürer. Ameliyatın 2. haftasındaki kişiler normal yaşantılarına rahatlıkla dönebilirler. 

    Ameliyattan sonra düzenli egzersiz önemli

    Hastalar, başarılı bir operasyondan sonra yaşantılarındaki risk faktörlerinden olabildiğince uzaklaşmalı, düzenli ve istikrarlı egzersiz programlarına mutlaka uymalıdır. Ameliyat sonrası yapılan egzersizler sonucu destekler. Ayrıca kilo azaltılması, düzenli egzersiz programları, fizik tedavi gibi yardımcı tedbirlere başvurulması önemlidir. Bu operasyonlardan sonra haftada 3 gün 1’er saatlik egzersiz programları, elde edilen başarılı sonucu destekleyecektir.

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Diş Eti Kanamanızı Hafife Almayın

    Diş eti hastalıklarının ilk ve en önemli belirtisi olan diş eti kanaması, diş ve diş etlerinin düzenli olarak fırçalanmadığı durumlarda, önce zararlı bakterilerin yoğunlaştığı mikrobiyal biyofilmin gelişmesi, ardından da diş etinde enfeksiyon oluşumları nedeniyle ortaya çıkan bir sorun. Diş eti kanaması nedenleri arasında en sık görülen faktörler ise; diş eti ve diş çevresindeki kemikleri etkileyen enfeksiyonlardır. Yapılan çalışmalara göre özellikle yetişkinlerde gözlemlenen diş kayıplarının büyük bir kısmı, diş eti ve çene kemiğini ilgilendiren sorunlardan kaynaklanıyor.  

    En Sık Karşılaşılan Diş Eti Hastalıkları 

    Periodontal hastalıklar olarak ifade edilen diş eti hastalıklarına erken dönemde müdahale edilip, en kısa sürede tedaviye başlandığında süreç hasta açısından kolay ve başarılı bir şekilde yürütülüyor. Ancak aksi durumlarda diş çevresindeki kemik kaybının artmasıyla diş kayıpları yaşanabiliyor. En sık karşılaşılan dişeti hastalıklarında ise listenin başında gingivitis ve periodontitis var: 

    Gingivitis: Diş eti hastalığının başlangıcı olarak bilinen bu durum, ilk başlarda diş eti kanaması dışında çok büyük bir rahatsızlık vermez. Diş etleri; kanamalı, kızarık ve hacim olarak büyümüş haldedir ve dişlerin fırçalanması esnasında kanayan diş etleri artık hassaslaşmıştır. Tedavi edilmediğinde, periodontitise kadar ilerler ve diş ile diş etini destekleyen kemikte hasarlara yol açar.

    Periodontitis: Diş eti hastalıklarının daha ilerlemiş halidir. Dişlere destek olan diğer dokularla birlikte, alveol kemiğinde de kayıp gözlemlenir. Diş ile diş eti arasında oluşan periodontal cepte bakteriler hızla ürer. Bu alan temizlenemeyen, küçük bir alandır. Hastalığın ilerlemesiyle, dişler sallanabilir ve buna bağlı olarak diş çekimi kaçınılmaz hale gelebilir. 

    Diş Eti Kanaması Bazı Sistemik Hastalıkların da İlk Sinyali Olabilir

    Diyabet, bazı kan hastalıkları, pıhtılaşma bozuklukları, bağışıklık sistemini etkileyen durumlar ve kullanılan bazı ilaçlar diş eti kanamasını artırabilir veya mevcut diş eti hastalığını ağırlaştırabilir. Bu nedenle devam eden diş eti kanaması hem ağız sağlığının hem de genel sağlığın değerlendirilmesi için önemli bir uyarı olarak kabul edilmelidir.

    Diş Eti Kanamaları Nasıl Tedavi Edilir?

    Diş eti kanamaları günlük hayatı etkileyecek önemli bir sorundur ve diş eti hastalığının en erken belirtisidir. “Ağız bakımı, diş eti tedavilerinde ilk aşamadır” diyen İstanbul Okan Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı’ndan Doç. Dr. Gökçe Aykol Şahin“Uzman diş hekiminin yönlendirmeleri doğrultusunda doğru diş fırçalama yöntemi, uygun diş fırçasıyla dişlerin fırçalanması, diş arası temizliğinin yapılması ve uygun görülmesi halinde verilen gargaralar bu noktada önemlidir. Sonrasında tedavi aşamaları da hastalığın altında yatan nedene ve hastalığın seviyesine göre hekim tarafından düzenlenir” dedi. 

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Mobil Diş Klinikleri Kırsal Mahallelerde Hizmete Başladı

    Çerçioğlu, Aydınlılara verdiği bir sözü daha yerine getirdi. Sağlık hizmetlerini kentin her bir noktasında vatandaşların ayağına götürme sözü veren Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’nun öncülüğünde 7 tam donanımlı mobil diş kliniği aracı, bugün itibariyle kırsal mahallelerde hizmet vermeye başladı. Hizmetin ilk gününde vatandaşlar, Mobil Ağız ve Diş Sağlığı Kliniklerine yoğun ilgi gösterdi.

    17 ilçenin tamamında, kırsal mahallelerde hizmet verecek olan Mobil Ağız ve Diş Sağlığı Klinikleri, modern tıbbi ekipmanlarla donatıldı. Mobil kliniklerde; ağız ve diş muayeneleri, röntgen hizmetleri, diş çekimi, dolgusu, temizliği ile kanal tedavisini de kapsayan birçok uygulama gerçekleştiriliyor. Böylece vatandaşlar bulundukları mahallelerde ağız ve diş sağlığı hizmetlerinden ücretsiz bir şekilde yararlanabiliyor.

    Mobil Ağız ve Diş Sağlığı Kliniği hizmetleri ilk gününde Çine ilçesi Akçaova Mahallesi, Karpuzlu ilçesi Tekeler Mahallesi ve Koçarlı ilçesi Mersinbelen Mahallesi’nde vatandaşlarla buluştu. Hizmetten memnuniyet duyduklarını belirten vatandaşlar, Başkan Çerçioğlu’na teşekkür etti.

    Yatırım ve projeleri vatandaşlar ile buluşturmaya devam edeceklerini belirten Başkan Çerçioğlu, “Aydınımızın her noktasında vatandaşlarımızın yanında olmaya devam ediyoruz. Bir sözümüzü daha yerine getirerek ağız ve diş sağlığı hizmetlerimizi mobil araçlarımız ile kırsal mahallelerimize ulaştırmaya başladık. Vatandaşlarımızın sağlık hizmetlerine erişimini kolaylaştıracak bu projemizin Aydınımıza hayırlı olmasını diliyorum. Hizmetle büyüyen Aydın” ifadelerini kullandı.

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • İnegöl’ün Sağlık Öncelikleri Masaya Yatırıldı

    İnegöl Belediye Başkanı Alper Taban, Bursa İl Sağlık Müdürü Uzm. Dr. Mustafa Çetin’i ziyaret etti. İnegöl’ün sağlık alanındaki önceliklerinin değerlendirildiği görüşmede; devlet hastanesinin kapasitesinin artırılmasından aile sağlığı merkezlerine, ambulans müzesinden sağlık ve doğa turizmini destekleyecek çalışmalara kadar pek çok konu ele alındı.

    İnegöl Belediye Başkanı Alper Taban, Bursa İl Sağlık Müdürü Uzm. Dr. Mustafa Çetin’i makamında ziyaret ederek ilçenin sağlık alanındaki mevcut durumu ve geleceğe yönelik ihtiyaçları üzerine kapsamlı bir değerlendirme gerçekleştirdi. Görüşmede İnegöl’ün sağlık alanındaki gündemini oluşturan pek çok konu masaya yatırıldı.

    DEVLET HASTANESİNİN KAPASİTESİNİN ARTTIRILMASI GÖRÜŞÜLDÜ

    Ziyarette, İnegöl Devlet Hastanesi’nin mevcut yerinde büyütülerek kapasitesinin artırılması konusu öncelikli gündem maddeleri arasında yer aldı. İlçenin artan nüfusu ve sağlık hizmetlerine yönelik ihtiyaçları doğrultusunda hastanenin daha güçlü bir yapıya kavuşturulmasının önemine dikkat çekildi.

    YENİ AİLE SAĞLIĞI MERKEZLERİYLE DOKTOR BAŞINA DÜŞEN HASTA SAYISINDA AZALMA YAŞANDI

    Ziyaretin bir diğer konusu ise İnegöl’de son dönemde devlet-belediye-hayırsever iş birliğinde hayata geçirilen Aile Sağlığı Merkezleri oldu. İnegöl’e son dönemde tamamlanan, yapımı süren ve planlananlarla beraber 19 yeni Aile Sağlığı Merkezi kazandırılıyor. Şu an bu kapsamda farklı mahallelerde; yapımı tamamlanan 6, yapımı devam eden 5 ve yapımı planlanan ise 8 Aile Sağlığı Merkezi bulunuyor. Bu merkezlerin sağlık alanındaki yoğunluğa etkisi görüşüldü. İnegöl’de Aile Sağlığı Merkezlerinin sayılarının hızla arttırılmasıyla beraber ilçede Aile Hekimi başına düşen kişi sayısı yaklaşık olarak 4.000’lerden 3.000 seviyelerine geriledi. Ziyarette, sağlanan bu iyileşmeler üzerine istişarelerde bulunuldu. Yeni Aile Sağlığı Merkezlerinin hizmete girmesiyle birlikte bu sayının 2.500’lere kadar düşmesinin beklendiği kaydedildi. Bu gelişmenin vatandaşların sağlık hizmetlerine erişimini kolaylaştırdığı ve hizmet kalitesine olumlu katkı sunduğu vurgulandı.

    AMBULANS MÜZESİ GÜNDEMİ ELE ALINDI

    İnegöl’de son dönemde gündeme gelen İnegöl Devlet Hastanesi binası girişinde yer alan Ambulans Müzesi de bu ziyarette ele alınan konular arasında yer aldı. Ambulans Müzesi’nin daha uygun bir alana taşınmasına yönelik çalışmalar ele alındı. Bunun yanı sıra sağlık ve doğa turizmini destekleyecek projeler hakkında görüş alışverişinde bulunularak, İnegöl’ün bu alanlardaki potansiyelinin daha etkin şekilde değerlendirilmesi için yapılabilecek çalışmalar masaya yatırıldı.

    Başkan Alper Taban, ziyaretin ardından İl Sağlık Müdürü Uzm. Dr. Mustafa Çetin’e misafirperverliği ve destekleri için teşekkür ederek, sağlık alanında kurumlar arası iş birliğinin sürdürülmesinin önemine dikkat çekti.

     

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Büyükşehir’den çölyak hastalarına umut olan destek

     

    Çölyak hastalarının günlük yaşamda karşılaştığı en büyük sorunlardan biri olan glütensiz gıdaya erişim, yüksek ürün maliyetleri nedeniyle her geçen gün daha da zorlaşıyor. Antalya Büyükşehir Belediyesi ise yürüttüğü sosyal destek çalışmasıyla çölyak hastalarının yanında olmaya devam ediyor. Belediye tarafından hazırlanan glütensiz gıda paketleri düzenli olarak ihtiyaç sahibi vatandaşlara ulaştırılıyor.  

    Çölyak hastalarının yaşamını kolaylaştırmak ve aile bütçelerine katkı sağlamak amacıyla Antalya Büyükşehir Belediyesi Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı koordinesinde yürütülen çalışma kapsamında, ömür boyu glütensiz beslenmek zorunda kalan vatandaşlar için hazırlanan özel gıda paketlerinde glüteniz un, makarna, şehriye, tatlı ve tuzlu kurabiye gibi temel ürünler yer alıyor. Yüksek maliyetleri nedeniyle birçok aile için ulaşılması güç olan bu ürünler, Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin sosyal belediyecilik anlayışıyla ihtiyaç sahiplerine ücretsiz olarak ulaştırılıyor.

    5 BUÇUK YILDA 5 BİN 596 ADET GLÜTENSİZ GIDA KOLİSİ YARDIMI

    Antalya Büyükşehir Belediyesi Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı’nda Sosyal Yardımlar Şube Müdürü olarak görev yapan Funda Alpaslan Talay, çölyak hastalarının günlük yaşamda karşılaştıkları zorlukların farkında olduklarını belirterek “Bir markete gittiğinizde ya da restorana gittiğinizde glütensiz gıda fiyatlarının çok daha pahalı olduğunu görüyorsunuz. Bu eşitsizliği ortadan kaldırmak adına Büyükşehir Belediyesi olarak böyle bir destek sağlıyoruz. Gıda kolisi içeriğimiz oldukça zengin ve çölyak hastalarımız düşünülerek oluşturuldu. Un, makarna, arpa şehriye, tatlı ve tuzlu bisküvi bulunmaktadır. 2026’nın ilk 6 ayında 208 kişiye dağıtım yapıldı. Projenin başladığı 2020 yılından bu yana ise 1649 kişiye toplam 5 bin 596 adet glütensiz gıda kolisi dağıtımı gerçekleştirdik” dedi.

    BAŞVURULAR ŞAHSEN YAPILIYOR

    Glütensiz gıda desteğinden yararlanmak isteyen çölyak hastalarının, çölyak tanısını gösteren sağlık belgeleriyle birlikte Antalya Büyükşehir Belediyesi Sosyal Hizmetler Dairesi Başkanlığı’na veya Antalya Büyükşehir Belediyesi Aile Eğitim ve Sosyal Hizmet Merkezleri’ne şahsen başvuruda bulunmaları gerekiyor.

     
    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı