Kategori: Sağlık

  • İş ve tatil yolculuklarında pıhtı riskini azaltan 8 önlem

    Uçak, otobüs veya otomobillerle saatlerce süren tatil ya da iş yolculukları vücudumuzun hareketsiz kalmasına neden oluyor. Dört saatten uzun süren yolculuklarda bacakların uzun süre aynı pozisyonda kalması, toplardamar dolaşımını yavaşlatarak pıhtı oluşumu riskinin artmasına neden olabiliyor. Oluşan pıhtıların akciğerlere ulaşması ise hayatı ciddi şekilde tehdit edebilen pulmoner emboliye yol açabiliyorMemorial Bodrum Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölümü’nden Op. Dr. Filiz Bakkal, pıhtı riskini en aza indirmek için uzun yolculuklarda alınabilecek basit önlemler hakkında bilgi verdi. 

    Saatlerce hareketsiz kalmak riski artırıyor

    Derin ven trombozu (DVT), çoğunlukla bacakların derin toplardamarlarında pıhtı oluşmasıyla ortaya çıkan bir hastalıktır. Uzun süre hareketsiz kalındığında bacak toplardamarlarındaki kan akımı yavaşlamasıyla kan göllenerek pıhtı oluşabilir. İş veya tatil yolculuklarında uçak, otobüs ya da otomobilde saatlerce aynı pozisyonda oturmak, bacaklardaki toplardamar dolaşımının yavaşlamasına neden olur. Özellikle daha önce pıhtı öyküsü bulunan, yakın zamanda ameliyat veya hastanede yatış geçmişi olan, aktif kanser hastalığı olan, ileri yaşta veya fazla kiliolu kişilerde pıhtı oluşma riski daha yüksektir. Yaz aylarında çıkılan yolculuklarda sıcak havaya bağlı olarak sıvı kaybı daha fazla olmaktadır. Bu dönemlerdeki yolculuklarda yeterli sıvı tüketilmelidir. Ancak pıhtı oluşumu açısından en önemli risk faktörlerinden biri uzun süreli hareketsizliktir. 

    Akciğere ulaşan pıhtı hayati riske neden olabiliyor

    Derin ven trombozu her zaman belirgin belirtilerle ortaya çıkmayabilir. Ancak özellikle uzun yolculuk sonrasında tek bacakta şişlik, ağrı veya hassasiyet, kızarıklık ve ısı artışı gibi belirtiler görülmesi durumunda tıbbi değerlendirme yapılması önem taşır. Pıhtının akciğere ulaşması halinde ise ani nefes darlığı, göğüs ağrısı, çarpıntı, baş dönmesi veya bayılma ve kanlı öksürük gibi belirtiler ortaya çıkabilir. Bu belirtilerin görülmesi durumunda acil tıbbi değerlendirme gerekir.

    Yolculuk sırasında pıhtı riskini azaltmak için…

    Günümüzdeki ulaşım araçları en uzak yolu bile en kısa zamanda gitme olanağı sağlarken önlem alınmadığı taktirde bazı sağlık sorunları ortaya çıkabilmektedir. Bu nedenle uzun süreli yolculuklarda pıhtı riskini en aza indirmek ve bacak dolaşımını desteklemek için bu önlemlerin alınması gerekir;

    1. Düzenli hareket edin: Uygun olduğunda koltuğunuzdan kalkarak koridorda kısa yürüyüşler yapın.
    2. Otomobil yolculuklarında mola verin: Uzun süre kesintisiz araç kullanmak yerine düzenli aralıklarla durup birkaç dakika yürüyün
    3. Ayak bileklerinizi çalıştırın: Oturduğunuz yerde ayak bileklerinizi yukarı-aşağı hareket ettirin ve dairesel hareketler yapın.
    4. Baldır kaslarınızı aktif tutun: Ayak parmaklarınızı ve topuklarınızı sırayla kaldırarak baldır kaslarınızı çalıştırın.
    5. Bacak bacak üstüne atmayın: Uzun süre aynı pozisyonda oturmak yerine bacaklarınızı mümkün olduğunca rahat ve hareket edebilecek şekilde konumlandırın.
    6. Yeterli sıvı alın: Yolculuk boyunca susamayı beklemeden düzenli olarak su tüketmeye özen gösterin.
    7. Sıkı kıyafetlerden kaçının: Bel ve bacak bölgesini aşırı sıkan kıyafetler yerine rahat kıyafetler tercih edin. 
    8. Risk grubundaysanız hekiminize danışın: Daha önce pıhtı geçirdiyseniz veya pıhtı açısından başka risk faktörleriniz bulunuyorsa yolculuk öncesinde doktorunuzla görüşün. Kompresyon çorabı veya ilaçla korunma gibi yöntemlerin gerekip gerekmediği kişinin risk durumuna göre hekim tarafından değerlendirilmelidir. 

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Bu hastalık kornea nakline götürüyor

    Korneanın incelerek öne doğru sivrilmesine neden olan keratokonusta uygulanan her yöntemin amacı aynı olmayabilir. Bazı uygulamalar hastalığın ilerlemesini durdurmayı hedeflerken, bazı seçenekler hastanın görme kalitesini artırmak amacıyla değerlendirilebilir. Uzmanlar, tedaviden beklenen sonucun hastalığın evresine ve korneanın yapısına göre değişebileceğine dikkat çekiyor. Dünyagöz Etiler Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Anıl Kubaloğlu, keratokonusun ilerleyici özelliği nedeniyle öncelikle hastalığın aktif olup olmadığının belirlenmesi gerektiğini ifade etti. Prof. Dr. Kubaloğlu, “Keratokonus erken dönemde teşhis edildiğinde, hastalığın ilerlemesini durdurmakta çok başarılı sonuçlar alıyoruz” dedi.

    Çocukluk ve ergenlik döneminde başlayan görme bozukluklarında keratokonus hastalığına dikkat çeken Prof. Dr. Kubaloğlu, gelişen düzensiz astigmatizma nedeniyle yani gözümüzün ön yüzeyinde kornea adı verilen saydam tabaka yüzeyindeki düzensizliklerin ışık kırma kusuruna yol açarak, nesnelerin görüntüsünü bulanıklaştırmasıyla hastalarda ilk olarak görmenin etkilendiğini söyledi.

    Sık Göz Ovuşturanlar Dikkat

    Göz ovuşturmanın keratokonus hastalığında ciddi görme kaybına neden olabildiğini belirten Prof. Dr. Kubaloğlu, “Özellikle kaşıntı nedeniyle birçok hasta refleks olarak gözlerini ovuşturur. Ancak, bu alışkanlık kornea dokusunda incelme ve sivrilme sonucu ilerleyici bir hastalık olan keratokonusa yol açabilir. Başlangıçta hastalar gelişen astigmatizmaya bağlı bulanık görmeden şikayet eder. Teşhis ve tedavi edilmediğinde gözlüklerle dahi net görememe şeklinde ortaya çıkan, ileri derecede görme kaybına neden olabilir” dedi. Prof. Dr. Kubaloğlu, aileleri de uyararak, hastalığın belirtilerini şöyle sıraladı:

    • Göz ovuşturma
    • Gözlüklerle net görememe
    • Gözlük numarasında hızlı değişim
    • Gözler arasında belirgin numara farkı
    • Hızla gelişen astigmat
    • Gece sürüş zorluğu
    • Cisimlerin gölgeli görülmesi
    • Yeni gözlüklerle rahat edememe

    Kornea Tomografisi

    Prof. Dr. Kubaloğlu, keratokonusta düzenli takibin tedavi kadar önemli olduğunu belirterek, kornea tomografisi ile birlikte detaylı göz muayenesinin şart olduğunu söyledi.

    Geç Teşhisten Kaçının

    Keratokonusun geç teşhis edildiğinde kornea nakline bile götürebildiğini söyleyen Prof. Dr. Kubaloğlu, “Ülkemizde kornea nakli için başvuran hastalarını üçte biri keritokonus hastasıydı. Bu gerçekten ciddi bir oran. Bunun için bu hastalıkta erken teşhis çok önemli” dedi.

    Çapraz Bağlama Yöntemiyle Tedavi
    ProfDr. Kubaloğlu, keratokonusun ilerleyici özelliği nedeniyle öncelikle hastalığın aktif olup olmadığının belirlenmesi gerektiğini belirterek, “Keratokonus erken dönemde teşhis edildiğinde, hastalığın ilerlemesini durdurmakta çok başarılı sonuçlar alıyoruz. Çapraz bağlama (Cross-linking) tedavisi yapıyoruz. Temel amaç ilerlemeyi kontrol altına almak. Özellikle çocukluk ve gençlik döneminde daha hızlı ilerleyebilen keratokonusta, korneadaki kollajen liflerin güçlendirilmesini amaçlayan çapraz bağlama uygulaması değerlendirilebilir. Bu yöntemin temel hedefi korneanın daha fazla incelmesini ve şekil bozukluğunun ilerlemesini kontrol altına almaktır. Ancak hastalığın durdurulması, mevcut göz numarasının tamamen ortadan kalkacağı veya görmenin kendiliğinden artacağı anlamına gelmeyebilir. Uygulama sonrasında hastaların gözlük ya da kontakt lens kullanmaya devam etmesi gerekebilir” dedi.

    Hangi Hastaya Hangi Tedavi Yapılır?
     Görmeyi artırmak için tedavide farklı seçeneklerin değerlendirilebileceğini de söyleyen Prof. Dr. Kubaloğlu, “Keratokonusta oluşan düzensiz astigmatizma nedeniyle standart gözlükler bazı hastalarda yeterli görme sağlayamayabilir. Bu durumda, keratokonusa özel sert veya hibrit lensler, hastanın kornea yapısına göre görmeyi artırmak amacıyla değerlendirilebilir. Gözlük ve kontakt lenslerle yeterli görme elde edilemeyen olgularda ise görmeyi artırmak için kornea içi halka uygulamaları, kornea topografi kılavuzlu lazer tedavileri veya ileri evrelerde kornea nakli seçenekler arasındadır. Hangi yöntemin tercih edileceği; kornea kalınlığı, hastalığın derecesi, ilerleme durumu ve hastanın görme ihtiyacı birlikte değerlendirilerek, belirlenebilir” diye konuştu.

    Her Hastaya Özel Yöntem
     HER hastaya aynı yöntem uygulanmayabileceğinin altını çizen Prof. Dr. Kubaloğlu, şöyle dedi: “Keratokonus tedavisinde tek bir uygulamanın bütün hastaların ihtiyacını karşılaması mümkün olmayabilir. Bir hastada öncelik, hastalığın ilerlemesini durdurmak, başka bir hastada görme kalitesini artırmaya yönelik seçeneklere ihtiyaç duyulabilir. Bazı olgularda ise iki hedefin farklı aşamalarda birlikte ele alınması gerekebilir. Bu nedenle hastaların uygulama öncesinde yöntemin hangi amaçla önerildiğini, görme seviyesinde nasıl bir değişiklik beklenebileceğini ve gözlük ya da lens ihtiyacının devam edip etmeyeceğini hekimleriyle ayrıntılı şekilde değerlendirmesi önem taşıyor.”

    Türkiye’de de Tarama Programı Başlatılmalı
     Bazı Avrupa ve Uzak Doğu ülkelerinde çocukların ilkokula başlarken keratokonus taramasından geçtiğini örnek olarak gösteren Prof. Dr. Kubaloğlu, şu önerilerde bulundu: “Çocuklarda kornea tomografisi taraması yapıyorlar. Çünkü çocuğu o yaşta yakalarsanız, yaptığımız çapraz bağlama tedavisiyle çocuğun görmesini, yani hayatını kurtarabiliyoruz. Yani bir bireyi engellilikten, hayat boyu engelli olmaktan kurtarıyorsunuz. Ülkemizde de bu hastalık tarama programına alınmalı. Çocuk ilkokula başlarken taraması yapılmalı. Erken teşhis ile çapraz bağlama tedavisi yüzde 90-95 oranında başarılı bir tedavi. Erken dönemde yaptığınız tedavide hastanın basit bir gözlükle ya da basit bir lensle görmesini koruyabiliyorsunuz.”

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Çankaya’da Gülümseten Hizmet

    Çankaya Belediyesi, ağız ve diş sağlığı hizmetlerini ilçenin farklı noktalarındaki polikliniklerle vatandaşların ayağına götürüyor. Sosyal güvencesi olsun ya da olmasın tüm vatandaşlara ücretsiz sunulan hizmet kapsamında diş çekimi, dolgu, genel muayene ve diş taşı temizliği gibi çeşitli işlemler yapılıyor.

     Sağlık hizmetlerine erişimde eşitlik anlayışıyla çalışmalarını sürdüren Çankaya Belediyesi, ağız ve diş sağlığı hizmetlerini üç farklı noktada vatandaşlarla buluşturuyor. 100. Yıl, Yıldız ve Karapınar’da hizmet veren ağız ve diş sağlığı polikliniklerinden yararlanmak isteyen vatandaşlardan herhangi bir sosyal güvence şartı aranmıyor.

    Ücretsiz sunulan hizmet kapsamında diş çekimi, dolgu, genel muayene ve diş taşı temizliği işlemleri gerçekleştiriliyor. Böylece vatandaşlar, ağız ve diş sağlığı hizmetlerine kolay ve ücretsiz şekilde ulaşabiliyor.

    RANDEVU ÇANKAPP’TAN

    Ağız ve diş sağlığı polikliniklerinde verilen hizmetlerden yararlanmak isteyen vatandaşlar, Çankapp mobil uygulaması üzerinden randevu oluşturabiliyor. Randevu sistemi sayesinde vatandaşlar kendilerine uygun gün ve saatte hizmet alabiliyor.

    Çankaya Belediyesi’nin ücretsiz ağız ve diş sağlığı hizmeti sunduğu poliklinikler ve adresleri şöyle:

    -100. Yıl Çankaya Evi Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği: İşçi Blokları Mahallesi, 1534. Sokak ile 1524. Sokak kesişimi

    -Yıldız Hizmet Binası Prof. Dr. Nusret Fişek Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği: Sancak Mahallesi, 516. Sokak, Yıldız Hizmet Binası içi

    -Karapınar Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği: Karapınar Mahallesi, 844. Cadde No: 7

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Zayıflama iğnelerinde görünmeyen tehlike!

    Son yıllarda obezite tedavisinde çığır açan gelişmeler arasında gösterilen ve kamuoyunda ‘zayıflama iğnesi’ olarak bilinen GLP-1 grubu ilaçlar, milyonlarca kişinin kilo verme umudu haline geldi. Ancak bu tedavilerin masum bir şekilde sadece iştahı azaltan bir yöntem olarak görülmesi ve özellikle sosyal medyadan etkilenerek ya da arkadaş tavsiyesiyle kullanılması ciddi sağlık sorunlarına hatta hayati riske neden olabiliyor! Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ferhat Çetin “Çünkü bu ilaçlar yalnızca kilo kaybını hedeflemiyor; metabolizma, hormon dengesi ve kan şekeri düzenlenmesi üzerinde de etkili güçlü tıbbi tedaviler arasında yer alıyor. Bilinçsiz kullanımı pankreas, safra kesesi ve sindirim sistemi başta olmak üzere pek çok organı olumsuz etkileyebiliyor” diyor. Dr. Çetin, zayıflama iğnesinde 5 hayati kuralı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. 

    Uzman kontrolü şart!

    Zayıflama iğnelerinin, her kilo vermek isteyen kişi için uygun olmadığını belirten İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ferhat Çetin şöyle konuşuyor: “Unutulmamalı ki, bu ilaçlar bir takviye ürünü ya da vitamin- mineral desteği değil; insülin direnci, kalp- damar hastalıkları, karaciğer yağlanması, diyabet gibi pek çok metabolik bozukluk ve hastalığın altında yatan hormonal bozuklukları düzelten bir tıbbi tedavi ajanıdır. Nasıl ki antibiyotiği, kemoterapiyi ya da apandisit cerrahisini profesyonel ellere emanet ediyoruz, bu tedaviyi de mutlaka uzman kontrolünde kullanmak elzemdir. İnternetten edinilen bilgiler doğrultusunda tedaviye başlamak, doz değiştirmek veya ilacı kontrolsüz şekilde temin etmek sağlık açısından ciddi risk oluşturur.”

    Bu hastalıklarınız varsa kullanmayın!

    Daha önce pankreatit geçirenler, safra taşı veya safra yolu hastalığı bulunanlar, medüller tiroit kanseri açısından risk taşıyanlar ve ileri düzey mide-bağırsak sistemi hastalığı olan kişilerde bu ilaçların kullanımı ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir. Ayrıca kontrol altında olmayan kalp-damar hastalıkları, çok yüksek trigliserid düzeyleri, kronik alkol kullanımı ve ailede pankreas veya safra hastalığı öyküsü bulunan kişiler de mutlaka ayrıntılı değerlendirilmelidir. Tedavi kararı yalnızca kiloya göre değil, kişinin tüm sağlık geçmişi dikkate alınarak verilmelidir.

    Tedavi öncesi bu tetkikleri mutlaka yaptırın!

    Obezite tedavisinde doğru ilaç kadar doğru değerlendirme de hayati önem taşır. Tedavi öncesinde açlık kan şekeri, HbA1c, insülin direnci, kolesterol ve trigliserid düzeyleri ile karaciğer, böbrek ve tiroit fonksiyonlarının değerlendirilmesi gerekir. Gerektiğinde safra kesesi ve pankreasın ultrasonografiyle incelenmesi, gizli kalmış sağlık sorunlarının ortaya çıkarılmasını sağlayabilir. Yapılmayan her tetkik, gözden kaçabilecek bir riski de beraberinde getirir.

    Dozu kendiniz değiştirmeyin!

    Dr. Ferhat Çetin “”Biraz daha fazla kullanırsam daha hızlı kilo veririm” düşüncesi en tehlikeli hatalardan biridir. Bu ilaçlarda doz artışı belirli bir plan doğrultusunda ve yalnızca hekim kontrolünde yapılmalıdır. Gereğinden hızlı doz artırılması bulantı, kusma, şiddetli mide-bağırsak yakınmaları, sıvı kaybı ve tedavinin bırakılmasına neden olabilecek yan etkilere yol açabilir. Aynı şekilde ilacı düzensiz kullanmak veya enjeksiyon günlerini değiştirmek de tedavinin etkinliğini azaltabilir” diyor.

    Bu belirtilerde hemen doktora danışın

    Tedavi sırasında gelişen her yakınma ‘normal yan etki’ olarak değerlendirilmemelidir. Özellikle şiddetli ve geçmeyen karın ağrısı, sürekli kusma, sarılık, koyu renk idrar veya yüksek ateş gibi belirtiler pankreas ya da safra yollarıyla ilgili ciddi bir sorunun habercisi olabilir. Bu belirtiler ortaya çıktığında ilacı kendi kendine kullanmaya devam etmek yerine zaman kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır.

    xxxxxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxxxx

    İlacı bırakınca bu hataya düşmeyin!

    İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ferhat Çetin, zayıflama iğnesi kullanımında en sık yapılan hatalardan birinin tedavi sonrası eski alışkanlıklara dönmek olduğunu vurguluyor. Dr. Çetin, “Tedavinin bitmesi sürecin tamamlandığı anlamına gelmez. Amaç yalnızca kilo vermek değil, verilen kiloyu koruyacak sağlıklı yaşam alışkanlıklarını kazanmaktır. Beslenme ve hareket düzeni değişmezse, ilacın iştah azaltıcı etkisi ortadan kalktığında kilolar yeniden alınabilir” diyor. Tedavi sonrası özellikle ilk 3-6 ayda kilo, bel çevresi ve metabolik değerlerin düzenli takibi büyük önem taşıyor.

     

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Çocuğunuz ismine tepki vermiyorsa dikkat!

    Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, otizm spektrum bozukluğunun temel özellikleri, erken dönemde görülebilen belirtileri ile dil ve sosyal iletişim alanında neden olduğu güçlükler hakkında açıklamalarda bulundu.

    Otizm, sosyal iletişim ve etkileşimde zorlanmalarla seyrediyor!

    Otizmin sosyal iletişim ve etkileşim alanlarında yaşanan güçlüklerin yanı sıra tekrarlayıcı, basmakalıp davranışlar ve duyusal hassasiyetlerle seyreden nörogelişimsel bir durum olarak tanımlandığını ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Günümüzde otizm, tek bir tablo yerine farklı özellik ve düzeylerin bir arada bulunduğu ‘otizm spektrum bozukluğu’ kavramıyla ele alınıyor.” dedi.

    Geçmişte Asperger sendromu ve atipik otizm gibi ayrı tanılarla ifade edilen bazı durumların da artık otizm spektrumu içerisinde değerlendirildiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Luş, “Spektrumda özellikle sosyal iletişim ve etkileşim alanındaki güçlükler ön plana çıkıyor.” diye konuştu.

    İlk belirtiler 1,5 yaş civarında görülebiliyor!

    Otizm spektrumuna ilişkin bazı belirtilerin yaklaşık 1,5 yaşından itibaren fark edilebildiğine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Luş, şöyle devam etti:

    “Çocuğun sosyal etkileşimde zorlanması, sosyal gülümsemeye karşılık vermemesi, ismiyle seslenildiğinde bakmaması veya seslenmeye tepki vermemesi erken dönemde dikkat çekebilen belirtiler arasında yer alıyor.

    Bunun yanı sıra çocukların ebeveynleriyle birlikte oynanan ‘ce-ee’ gibi karşılıklı oyunlara katılmaması, bir nesne ya da yöne işaret edildiğinde oraya bakmaması ve çevresindeki kişilere ya da olaylara beklenen düzeyde ilgi göstermemesi de sosyal iletişim açısından değerlendirilmesi gereken işaretler arasında bulunuyor.”

    Dil gelişimindeki farklılıklar dikkat çekiyor!

    Otizm spektrumunda dil gelişiminin de farklı şekillerde etkilenebildiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Luş, “Çocuğun hiç konuşmaması, konuşmanın yaşıtlarına göre gecikmesi veya konuşma gelişmiş olsa bile dilin sosyal iletişim amacıyla uygun şekilde kullanılmaması görülebiliyor.” dedi.

    Özellikle ergenlik ve yetişkinlik döneminde ortaya çıkabilen durumlara da değinen Dr. Öğr. Üyesi Luş, “Mecazları anlamakta zorlanma, sosyal iletişimi kendiliğinden başlatamama ve farklı sosyal ortamlara uygun dil kullanımı konusunda güçlük yaşama gibi durumlar da görülebiliyor. Bu özelliklerin görülme biçimi ve şiddeti, otizm spektrumundaki bireyler arasında farklılık gösterebiliyor.” açıklamasını yaptı.

    Tekrarlayıcı davranışlar ve duyusal hassasiyetler görülebiliyor!

    Otizmin bir diğer önemli özelliğini davranışsal farklılıkların oluşturduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Tekrarlayıcı hareketler ve basmakalıp davranışlar bunlar arasında yer alıyor.” dedi.

    Bunun yanında duyusal uyaranlara karşı aşırı hassasiyet (hipersensitivite) veya uyaranlara karşı beklenenden daha az tepki verme (hiposensitivite) görülebildiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Luş, sözlerini şöyle tamamladı:

    “Ses, ışık, dokunma veya diğer duyusal uyaranlara verilen tepkiler bireyden bireye değişebiliyor. Bu nedenle otizm spektrum bozukluğunun tek tip bir görünümünün olmadığı, belirtilerin farklı bireylerde farklı düzeylerde ve biçimlerde ortaya çıkabileceği unutulmamalı.

    Erken dönemde fark edilen sosyal iletişim, dil gelişimi ve davranışsal farklılıkların uygun şekilde değerlendirilmesi, çocuğun ihtiyaçlarının belirlenmesi ve gelişiminin desteklenmesi açısından önem taşıyor.” 

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • 82 Yaşındaki Kadın, Sporla Bastonunu Attı

     

    Parkinson hastalığı sebebiyle denge bozukluğu yaşayan ve bastonla yürümek zorunda kalan 82 yaşındaki Kayalı Yavuz, Bağcılar Belediyesi Vefahâne Yaşam Merkezi’nde çözüme kavuştu. 10 aylık özel bir spor eğitimi alan Yavuz, bastonu atıp normal bir şekilde yürümeye başladı.

    Bağcılar’da yaşayan Kayalı Yavuz (82) Bağcılar Belediyesi Vefahane Yaşam Merkezi kursiyerlerinden biri. Sabah tesise gelen Yavuz, zamanının çoğunu burada akranlarıyla aktiviteler yaparak geçiriyor. Ancak parkinson hastası olan Yavuz, denge bozukluğu yaşıyor ve yürümekte zorlandığı için de baston kullanıyor.

    10 aylık yorucu bir süreç geçirdi

    Yaşlı kadınının rahatsızlığını fark eden Vefahane Yaşam Merkezi Kadın Spor Eğitmeni Gül Yorulmaz, kendisiyle özel olarak ilgilenmeye başladı. Yorulmaz, Yavuz için özel bir program hazırlayıp uygulamaya koyuldu. Spor salonunda her gün gerçekleştirilen egzersizlerle yaşlı kadının yürümesinde her geçen gün düzelmeler görüldü. 10 aylık yorucu sürecin sonunda Yavuz, bastonunu atıp normal bir şekilde yürümeye başladı.

    Yaşam kalitem arttı

    Zaman geçirmek için geldiği bu tesiste sağlığına kavuştuğunu söyleyen Yavuz, “Başta Bağcılar Belediye Başkanımız Yasin Yıldız olmak üzere emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Burada benimle çok yakından ilgilendiler. Spor hocamızın desteğiyle azmettim ve bastonsuz yürümeye başladım. Parkinkon hastalığımın getirdiği kas katılığı ve hareket kısıtlılığı sona erdi. Yaşam kalitem arttı” dedi.

     

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Beyni Gereksiz Bilgilerden Arındırmak

    Anahtarınızı nereye koyduğunuzu unutuyor, bir odaya girince neden orada olduğunuzu hatırlayamıyor ya da yıllar önce yaşadığınız bir olayı tüm ayrıntılarıyla anımsarken dün tanıştığınız kişinin adını çıkaramıyor musunuz? Bu durum çoğu zaman endişe yaratsa da uzmanlara göre unutkanlık her zaman hastalık belirtisi değil. Aksine, beynin gereksiz bilgileri ayıklaması, önemli anıları koruması ve yeni bilgileri öğrenebilmesi için “unutma” mekanizmasına ihtiyacı var.

    Peki, beyin bazen neden gerçekten gereksiz görünen bilgileri ya da yıllarca etkisinden çıkamadığımız travmatik anıları da saklıyor? Acıbadem Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Kurt’a göre bunun temel nedenlerinden biri, beynin sık tekrar edilen ve duygusal açıdan önem taşıyan bilgileri daha güçlü biçimde pekiştirmesi. Bir düşünce, bir endişe ya da olumsuz bir deneyim zihinde ne kadar sık tekrar edilirse, ilgili sinir ağları da o kadar sık etkinleşiyor. Özellikle bu tekrarlar güçlü duygularla birlikte olduğunda, beyin bu bilgileri öncelikli olarak işlemeye eğilim gösteriyor ve anılar daha kalıcı hale gelebiliyor. Bu nedenle travmatik yaşantılar ya da sürekli zihni meşgul eden olumsuz düşünceler zaman içinde tamamen ortadan kalkmak yerine daha kolay hatırlanabiliyor ve uygun ipuçlarıyla yeniden tetiklenebiliyor. Yani bazen önemsiz görünen ayrıntılar aklımızda kalırken, gerçekten öğrenmek istediğimiz bilgileri kolayca unutabiliyoruz. Prof. Dr. Murat Kurt, beynin gereksiz yükünü hafifletmeye ve hafızayı daha verimli kullanmaya yardımcı olacak önemli öneriler paylaşıyor…

    Beynin bilgiyi kalıcı hale getirmesinin, sadece kaç kez karşılaşıldığına değil, o bilgiye ne kadar dikkat edildiğine ve derinlikle işlendiğine bağlı olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Murat Kurt, dijital ortamda defalarca karşılaştığımız içeriklerin çoğunun aslında hafızada kalıcı bir iz bırakmadığını vurguluyor. Prof. Dr. Murat Kurt, “Tekrar, özellikle dikkat ve anlamlı işlemeyle birlikte olduğunda bellek izini güçlendirir. Buna karşılık, dijital ortamda hızla tüketilen içerikler çoğu zaman yüzeysel düzeyde işlendiği için aynı etkiyi oluşturmaz. Çünkü kaydırarak tükettiğimiz her ekran, beynin bilgiyi derinlemesine işlemesini gerektirecek koşulları oluşturmaz; tam tersine, çoğu içerik yüzeysel bir dikkat düzeyinde işlenip hızla yerini bir sonrakine bırakır. Dolayısıyla zihni bu tür yüzeysel tekrarlarla doldurmak, hafızayı güçlendirmek yerine gereksiz bilişsel yükü artırarak asıl önemli bilgilerin etkili biçimde işlenmesini zorlaştırabilir. Bu nedenle gereksiz bilişsel yükü azaltacak alışkanlıklar geliştirmek büyük önem taşıyor” diyor…

    Unutmak Beynin Hatası Değil, En Önemli Becerilerinden Biri

    Prof. Dr. Murat Kurt, “Günümüzde dijital dünyanın sunduğu sınırsız bilgi akışı, sürekli bildirimler, stres, düzensiz uyku ve çoklu görev yapma alışkanlığı hafızamızı her zamankinden daha fazla zorluyor. Ekranda kaydırdığımız her içerik saniyeler içinde bir sonrakiyle yer değiştiriyor; birçok içerik derinlemesine işlenemeden yerini bir sonrakine bırakıyor. Eskiden zihnin dış uyaranlardan uzak kalabildiği kısa dinlenme anları daha fazlaydı. Şimdi ise yürürken, beklerken, yemek yerken bile telefon ekranına bakıyoruz. Sürekli uyaranlara maruz kalmak, beynin önemli bilgileri derinlemesine işlemesini ve dikkatin yeniden düzenlenmesini zorlaştırabiliyor” şeklinde konuşuyor.

    Prof. Dr. Murat Kurt, hafızanın sanılanın aksine kusursuz çalışan bir kayıt cihazı olmadığını belirterek şu değerlendirmede bulunuyor: “İnsan beyni her gün milyonlarca uyaranla karşılaşıyor. Eğer bunların tamamını aynı ayrıntıyla saklasaydık, yeni bilgi öğrenmek ve doğru karar vermek çok daha zor olurdu; çünkü zihin, gerçekten önemli olanı bulmak için sürekli gereksiz ayrıntılar arasında kaybolurdu. Bu yüzden beynimiz, önemli gördüğü bilgileri güçlendirirken ihtiyaç duyulmayan ayrıntıları eleme eğilimindedir. Dolayısıyla unutmak, çoğu zaman bozuk değil, tam tersine sağlıklı çalışan bir hafızanın doğal ve gerekli bir sonucudur.”

    “Beyin bir depo değil, bir editördür” diyen Prof. Dr. Murat Kurt’a göre hafıza yalnızca bilgiyi depolamıyor; dikkat, duygu, anlam ve tekrar gibi birçok faktörün etkisiyle sürekli olarak yeniden düzenleniyor, hatta her hatırlama anında bir bakıma yeniden yazılıyor. Bu nedenle güçlü bir hafıza kadar, “doğru bilgiyi tutup gereksizini bırakabilme” becerisi de bilişsel sağlığın önemli bir parçası olarak öne çıkıyor.

    Prof. Dr. Murat Kurt, bu doğal unutmanın, örneğin travma sonrası hafıza kaybı ya da demans gibi durumlarda görülen patolojik unutmadan farklı olduğunun da altını çiziyor: “Burada bahsettiğimiz, beynin günlük işleyişinde kendiliğinden gerçekleşen, işlevsel bir süzme mekanizması. Hastalığa bağlı hafıza kayıplarıyla karıştırılmamalı.”

    Neden Odaya Girince Ne Yapacağımızı Unutuyoruz?

    Hemen herkesin zaman zaman yaşadığı bu durumun bilimsel bir açıklaması var. Psikoloji literatüründe “kapı eşiği etkisi” (doorway effect) olarak bilinen bu olgu, bir ortamdan diğerine geçildiğinde beynin içinde bulunduğu bağlamı güncellemesiyle ilişkilendiriliyor. Yeni bir ortama geçildiğinde, o sırada çalışma belleğinde tutulan bilgi dikkatin odağından çıkabiliyor ve ne yapmak için odaya girdiğimizi kısa süreliğine unutabiliyoruz. İlginç olan şu ki, bu etki tek başına, herhangi bir dikkat dağıtıcı olmadan bile ortaya çıkabiliyor. Sadece bir kapıdan geçmek bile beynin adeta “sayfayı çevirmiş” gibi yeni bağlama odaklanmasına yol açabiliyor.

    Prof. Dr. Murat Kurt, yoğun çalışma temposu, sık dikkat bölünmesi ve aynı anda birçok işle ilgilenme alışkanlığının bu tür unutkanlıkları daha sık yaşanır hale getirebildiğini belirterek şöyle diyor: “Sorun çoğu zaman hafızada değil, dikkattedir. Bir işi düşünürken telefon bildirimi geliyor, ardından başka biriyle konuşuyoruz, sonra başka bir odaya geçiyoruz. Dikkat sürekli bölündüğünde, çalışma belleğinde tutulan bilgiye erişmek zorlaşabiliyor. Bu nedenle ne yapmak için odaya girdiğimizi birkaç saniyeliğine unutabiliyoruz. Çoğu zaman birkaç saniye durup yeniden odaklandığımızda ya da bulunduğumuz bağlamı hatırlatan bir ipucu gördüğümüzde bilgi tekrar aklımıza geliyor”…

    Peki Ne Zaman Endişelenmeliyiz?

    Burada önemli olan, doğal unutkanlık ile tıbbi değerlendirme gerektirebilecek unutkanlığı birbirinden ayırabilmek. Toplumda en yaygın yanlış inanışlardan biri, her unutkanlığın yaşlanma ya da demansın habercisi olduğunun düşünülmesi. Oysa zaman zaman isim unutmak, anahtarın yerini karıştırmak ya da randevuları hatırlamakta gecikmek çoğu zaman normal kabul edilebilir. Asıl dikkat edilmesi gereken durum ise unutkanlığın günlük yaşamı belirgin biçimde etkilemesi; aynı soruların sık sık sorulması, tanıdık ortamlarda yön bulmakta zorlanılması ya da para yönetimi gibi günlük işleri yerine getirmede güçlük yaşanmasıdır.

    Prof. Dr. Murat Kurt, “Her unutkanlığı hastalık olarak değerlendirmek doğru değil. Uykusuzluk, depresyon, kronik stres, yoğun iş temposu, bazı ilaçlar ve dikkat dağınıklığı da hafızayı önemli ölçüde etkileyebilir. Ancak unutkanlık kişinin günlük yaşamını belirgin biçimde aksatmaya başladığında ya da zaman içinde giderek kötüleştiğinde mutlaka bir uzmana başvurulmalıdır” diyor.

    Kötü Anıların Olumsuz Etkisini Azaltmak Mümkün

    Travmatik ya da olumsuz anıları tamamen silmek günümüzde mümkün değil. Ancak psikoloji ve nörobilim alanındaki araştırmalar, bu anıların kişide oluşturduğu duygusal yükün, azaltılabileceğini gösteriyor. Prof. Dr. Murat Kurt’a göre amaç unutmak değil, anının yaşam üzerindeki etkisini azaltmak olmalı: “İnsan beyni kötü anıları tamamen silmek yerine onların duygusal yükünü zaman içinde yeniden düzenleyebilir. Psikoterapi, sağlıklı baş etme yöntemleri ve gerektiğinde profesyonel destek sayesinde kişinin anıyla kurduğu ilişki değişebilir.”

    Peki genel olarak hafızamızı güçlü ve sağlıklı tutmak için neler yapabiliriz? Prof. Dr. Murat Kurt, özellikle yaşam boyu öğrenmenin ve zihinsel olarak aktif kalmanın hem genç hem de ileri yaşlarda bilişsel işlevlerin korunmasına önemli katkı sağlayabileceğini belirterek şu önerilerde bulunuyor: “Hafızayı korumak için tek bir mucize yöntem yok. Kaliteli uyku ve haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta fiziksel aktivite yapmak oldukça önemli. Bunun yanında beynimizi yeni deneyimlerle karşılaştırmamız, yeni beceriler öğrenmemiz ve zaman zaman günlük rutinimizin dışına çıkmamız zihinsel esnekliği destekliyor. Güçlü sosyal ilişkiler kurmak ve sürdürmek, Akdeniz tipi gibi dengeli beslenme modellerini benimsemek, stresi etkili şekilde yönetmek ve özellikle odaklanma gerektiren işlerde dikkati sık sık bölen çalışma alışkanlıklarından kaçınmak da beyin sağlığını destekleyen temel yaşam alışkanlıkları arasında yer alıyor. Hafızayı güçlendirmek için mucize yöntemler aramak yerine beynimizi koruyan yaşam alışkanlıklarına odaklanmalıyız. Düzenli uyku, fiziksel hareket, zihinsel merak, sosyal yaşam ve odaklanarak öğrenme, hafızamız için yapabileceğimiz en değerli yatırımlardır. Unutmayalım; iyi çalışan bir beyin sadece hatırlayan değil, gerektiğinde unutabilen beyindir”…

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Wellness Bir Trend Değil, Bir Yaşam Kültürü

    Enerjiniz nasıl? Güne dinlenmiş uyanıyor musunuz? Kaslarınız sizi günlük yaşamda destekliyor mu? Kan şekeriniz dengeli mi? Stresli bir günün ardından ne kadar hızlı toparlanabiliyorsunuz? Bu sorulara verilen yanıtların sağlığımızla ilgili düşündüğümüzden çok daha fazla bilgi verdiğini belirten Acıbadem Life Danışmanı İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk, “Gerçek wellness, bu sorulara günlük yaşam içinde verilen yanıttır. Günümüzde Wellness kelimesi detoks paketlerinde, sosyal medya içeriklerinde, takviye reklamlarında sıklıkla karşımıza çıkıyor. Tüm bunlarla birlikte wellness tek seferlik bir deneyimden çok, günlük yaşamın içine yerleşen bir yaşam kültürüdür” diyor ve uzun ve sağlıklı yaşamın kaldırım taşı olan haftalık basit wellness planını paylaşıyor. 

    “HASTALIK VAR MI, YOK MU?” SORUSU GERİDE KALDI!

    “Wellness” kelimesi detoks paketlerinde, sosyal medya içeriklerinde ve sıklıkla takviye reklamlarında karşımıza çıkıyor.  Peki wellness satın alınan tek seferlik bir deneyim olabilir mi? Acıbadem Life Danışmanı, İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk bu soruya “Hayır” yanıtını veriyor. 

    Wellness’ın yalnızca rahatlamak, iyi hissetmek veya masaj yaptırmak olmadığının altını çizen Dr. Halil Ertürk, “Gerçek anlamıyla wellness; kişinin fiziksel, zihinsel, duygusal ve ruhsal sağlığını her gün bilinçli seçimlerle desteklemesidir. Bir başka deyişle wellness, satın alınan tek seferlik bir deneyimden çok, günlük yaşamın içine yerleşen bir yaşam kültürdür” diyor. 

    KENDİNİZE BU SORULARI SORUN

    Sağlığın “hastalık yokluğu” ile değerlendirilmesinin yetersiz olduğunu ifade eden İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk 7 önemli soruya işaret ediyor: 

    1. Enerjim nasıl?
    2. Uykum kaliteli mi?
    3. Kaslarım güçlü mü?
    4. Kan şekerim dengeli mi?
    5. Stres sonrası hızlı toparlanabiliyor muyum?
    6. Bağışıklık sistemim ve metabolizmam beni destekliyor mu?
    7. Önümüzdeki yıllar için sağlık rezervimi koruyabiliyor muyum?

    Bu sorulara günlük yaşam içinde verilen yanıtların gerçek wellness olduğunu belirten Dr. Halil Ertürk, “Wellness sadece “iyi hissetmek” ya da birkaç saatlik rahatlama deneyimi değildir. Gerçek wellness, vücudun temel biyolojik ihtiyaçlarını doğru zamanda ve doğru şekilde karşılamaktır” diyor. 

    WELLNESS = SAĞLIK REZERVİNİZİ KORUMAK

    Hastalık ortaya çıkmadan önce sağlığı koruma ve fonksiyonel kapasiteyi destekleme yaklaşımı olan wellness’ta kritik kavramlardan biri: sağlık rezervi. 

    Kas gücü, kalp ve akciğerin fitlik düzeyi, yerine göre şeker ve yağı kullanabilen metabolik esneklik, uyku kalitesi, bağışıklık dengesi ve stres toleransının yaş aldıkça yaşam kalitesini belirleyen temel rezervler olduğunu söyleyen İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk, “Az hareket eden, kötü uyuyan, sürekli stres altında yaşayan, ultra işlenmiş gıdalarla beslenen ve toparlanmaya zaman ayırmayan bir bedenin sağlık rezervi zamanla azalır” ifadelerini kullanıyor. 

    “Düzenli hareket eden, yeterli uyuyan, kan şekerini dengede tutan, kaslarını koruyan, stresini yönetebilen ve doğayla temas eden bir beden daha dirençli hale gelir. Wellness, bedeni daha dirençli, zihni daha dengeli ve yaşamı daha sürdürülebilir hale getirmektir” diyen Dr. Halil Ertürk günlük yaşamda kullanılabilecek basit ve uygulanabilir haftalık basit wellness rutinini paylaşıyor. 

    HAFTALIK BASİT WELLNESS PLANI

    Wellness’ın gücü, yapılabilir olmasından gelir” diyen Dr. Halil Ertürk örnek bir başlangıç wellness rutinini anlatıyor. 

    Her gün 20-30 dakika yürüyüş yapmak, her öğünde protein ve lif tüketmek, yemek sonrası kısa hareket etmek ve birkaç dakikalık nefes egzersizi yapmak, uyku saatinizi düzenlemek iyi bir başlangıç olabilir. 

    Haftada 2-3 gün vücut ağırlığıyla direnç egzersizini programınıza ekleyebilirsiniz. Ağır direnç egzersizleri yerine squat, duvara şınav, plank, merdiven çıkma ve esneme hareketleri yeterli olabilir. 

    Haftada 1-2 gün duş sonunda kısa serin su uygulaması, daha uzun bir doğa yürüyüşü, ekransız bir zaman aralığı veya sosyal bağları güçlendirecek kaliteli bir buluşma da wellness planınıza eklenecek maddeler arasında yer alabilir. 

    KİMLER DAHA DİKKATLİ OLMALI?

    Her wellness pratiğinin herkese aynı şekilde uygun olmadığını belirten Dr. Halil Ertürk, “Özellikle yoğun egzersiz, soğuk maruziyeti, uzun açlık, sıcak-soğuk uygulamaları veya ileri biyohacking protokolleri bazı kişiler için riskli olabilir” uyarısında bulunuyor. 

    Buna göre kalp-damar hastalığı olanlar, ritim bozukluğu yaşayanlar, kontrolsüz hipertansiyonu olanlar, diyabet ilacı veya insülin kullananlar, hipoglisemi eğilimi olanlar, gebeler, emzirenler, yeme bozukluğu öyküsü olanlar, ileri yaşta kırılgan bireyler, kronik böbrek veya karaciğer hastalığı olanlar ve aktif ciddi hastalığı bulunan kişiler bu uygulamaları mutlaka doktor değerlendirmesiyle planlamalı.

    KİŞİSEL SAĞLIK KÜLTÜRÜNÜZÜ OLUŞTURUN

    Gerçek wellness; sabah ışığıyla, kaliteli uykuyla, organik gıdayla, yemekten sonra yapılan yürüyüşle, kasları düzenli çalıştırmakla, nefes almayı hatırlamakla, doğayla ve insanlarla yeniden temas kurmakla başlar.

    WELLNESS HAYATINIZI SAĞLIKLI HALE GETİRME BİÇİMİ

    Wellness’ın her gün sağlığımızı destekleyen küçük ama bilinçli seçimler yapmak olduğunu söyleyen Dr. Halil Ertürk, “Uzun vadede sağlığı belirleyen şey çoğu zaman sürdürülebilir alışkanlıklardır. Bu nedenle gerçek wellness’ın en güçlü cümlesi şudur: Sağlıklı yaşam, hayatın dışında ayrıca yapılan bir şey değil; hayatın kendisini daha sağlıklı hale getirme biçimidir” ifadelerini kullanıyor. 

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Aynadaki kişi bile yabancı gelebiliyor!

    Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, prosopagnozi (yüz körlüğünün) nedenleri, belirtileri, kişinin sosyal yaşamına etkileri ve kesin tedavisi bulunmamasına rağmen kullanılan telafi edici yöntemler hakkında açıklamalarda bulundu.

    Beyin yüzü görse de kim olduğunu tanıyamıyor!

    Nörolojik literatürün en sarsıcı algı bozukluklarından birinin prosopagnozi (yüz körlüğü) olduğunu ifade eden Dr. Celal Şalçini, “Prosopagnozi kişinin görme yetisinde hiçbir fiziksel kusur olmamasına rağmen yüzleri tanıyamaması durumudur.” dedi.

    Ünlü nörolog Oliver Sacks’ın eserlerini örnek gösteren Dr. Şalçini, “Hastalar göz, burun veya ağız gibi tekil yüz bileşenlerini net bir şekilde algılayabilir; ancak beyin bu parçaları bütüncül bir kimlikte birleştiremez. Kişi karşısındaki insanın yüz hatlarını en ince ayrıntısına kadar görse de beynin görsel veriyi zihindeki kimlik kütüphanesiyle eşleştirememesi nedeniyle o yüzün kime ait olduğunu çözemez.” şeklinde konuştu.

    Şiddetli vakalarda kişi kendi yüzünü bile tanıyamayabilir!

    Prosopagnozinin derinliğinin hastadan hastaya geniş bir yelpazede çeşitlilik gösterdiğini kaydeden Dr. Şalçini, şunları söyledi:

    “Hafif seyreden durumlarda yalnızca yeni tanışılan kişiler unutulurken, ağır vakalarda birey en yakınlarını bile teşhis edemez hâle gelebilir. Dr. Oliver Sacks’ın eserine adını veren Dr. P.’nin, eşinin başını bir şapka sanıp tutmaya çalışacak kadar ileri düzey bir görsel agnozi ve prosopagnozi yaşaması bu durumun dramatik bir örneğidir. Şiddetli vakalarda kişi eşini, çocuğunu, annesini ve hatta aynaya baktığında kendi yüzünü dahi tanıyamaz; yakınlarını ayırt edebilmek için ses tonu, belirgin bir takı veya yürüme tarzı gibi ikincil ipuçlarına bağımlı kalır.”

    Yüz tanımadan sorumlu beyin ağları hasar görmüş ya da doğuştan işlevsiz olabilir!

    Sağlıklı bir beyinde yüz tanıma işleminin, temporal lobun alt kısmında yer alan ‘fusiform yüz alanı’ (FFA) adlı özelleşmiş bölge sayesinde saliseler içinde ve bütüncül bir şablon üzerinden gerçekleştiğini aktaran Dr. Şalçini, “Prosopagnozide ise fusiform yüz alanındaki nöral ağlar veya bu bölgenin hafıza merkezleriyle olan bağlantıları hasar görmüş ya da doğuştan işlevsizdir. Beyin bütünsel algılama yetisini kaybettiği için bilişsel süreç adeta bir dedektif gibi çalışmaya başlar; yüzü bir bütün olarak hissetmek yerine kaş yapısı, çene çizgisi gibi detayları tek tek analiz etmeye çalışır ancak bu analitik yaklaşım anlık tanımayı sağlamada yetersiz kalır.” dedi.

    Klinik araştırmalar ve Sacks’ın vakalarının, yüz körlüğünün hem gelişimsel (doğuştan) hem de kazanılmış (sonradan) formlarının bulunduğunu gösterdiğine işaret eden Dr. Şalçini, “Doğuştan olan türde beyin, genetik veya erken gelişimsel faktörler nedeniyle yüz tanıma ağlarını hiç oluşturamazken; sonradan gelişen vakalarda inme (felç), kafa travmaları, beyin tümörleri, ensefalit gibi enfeksiyonlar veya Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıklar ana etkendir. Beynin sağ alt temporal bölgesinde meydana gelen bir doku hasarı, bireyin o güne kadar sorunsuz çalışan yüz hafızasını aniden veya kademeli olarak silip atabilir.” açıklamasını yaptı.

    Hastalar yaşadıkları durumun klinik bir nörolojik bozukluk olduğunun farkında olmayabilir!

    Oliver Sacks’ın gözlemlerine atıfta bulunan Dr. Celal Şalçini, “Pek çok hasta yaşadığı bu sıra dışı durumun klinik bir nörolojik bozukluk olduğunun farkına varmadan yıllarca yaşayabilir.” dedi.

    Özellikle doğuştan prosopagnozik olan bireylerin, herkesin dünyayı kendi gördükleri gibi algıladığını varsaydıklarını dile getiren Dr. Şalçini, “Bu sebeple durumlarını ‘isim hafızam zayıf’, ‘dikkatim dağınık’ veya ‘insanları birbirine karıştırıyorum’ diyerek geçiştirirler. Beyin, kişinin farkında olmadığı telafi mekanizmaları geliştirerek ses ve giysi detaylarıyla durumu maskelediğinden, gerçek teşhis sıklıkla yetişkinlik döneminde tesadüfen ya da nörolojik değerlendirmeler sonucunda koyulur.” diye konuştu.

    Kesin bir tıbbi veya cerrahi tedavisi yok!

    Yüz körlüğü, yalnızca algısal bir engel olmakla kalmayıp bireyin sosyal ve psikolojik dengesini de derinden sarstığına dikkat çeken Dr. Celal Şalçini, “Sokakta çok yakın bir arkadaşının yanından selam vermeden geçmek ya da bir yabancıya yakınlık göstermek, kişide zamanla yoğun bir mahcubiyet ve sosyal kaygı oluşturur. Çevresi tarafından sık sık ‘kibirli’, ‘soğuk’ ya da ‘ilgisiz’ olarak etiketlenen hastalar, yanlış anlaşılma korkusuyla kendilerini toplumdan soyutlamaya başlarlar. Sacks’ın eserlerinde de altı çizildiği üzere bu sürekli tetikte olma hâli, kişiyi zamanla insan ilişkilerinden uzaklaştırarak derin bir içe kapanma ve yalnızlığa sürükleyebilir.” dedi.

    Hâlihazırda prosopagnozinin beyindeki hasarlı yüz tanıma mekanizmasını tamamen iyileştiren kesin bir tıbbi veya cerrahi tedavisi bulunmadığını ifade eden Dr. Şalçini, sözlerini şöyle tamamladı:

    “Nörolojik rehabilitasyon süreçlerinde beynin esneklik (nöroplastisite) yeteneğinden yararlanan bilişsel egzersizler denense de temel yaklaşım kişiye ‘telafi edici stratejiler’ öğretmektir. Tıpkı Oliver Sacks’ın vakası Dr. P.’nin insanları ve nesneleri zihninde müzikal ritimler ve belirli karakteristik ipuçlarıyla eşleştirerek hayatını sürdürmeyi başarması gibi; hastalara da kişileri ses tonu, konuşma ritmi, saç kesimi, duruş veya belirgin aksesuarlar üzerinden ayırt etme teknikleri kazandırılarak günlük yaşamlarını sürdürmeleri sağlanır.”

     

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

  • Kadın Kalbini Anlamak İçin Erkek Kalbi Yetmiyor

    Kalp ve damar hastalıkları dendiğinde akla çoğu zaman erkek hasta profili geliyor. Oysa kadınların kalbi ve damar sistemi, hastalıkların ortaya çıkışı, belirtilerin seyri ve tedaviye yanıt açısından erkeklerden önemli farklılıklar gösterebiliyor. Bir kadının kalp hikâyesi, yalnızca bugünkü tansiyon ve kolesterol değerlerinden ibaret değil; gebelik geçmişi, yaşam boyu sağlık öyküsü, kalbindeki farklı mekanizmalar da bu hikâyenin bir parçası.

    Bilim dünyasında son yıllarda kadın kalbi üzerine araştırmalar hız kazansa da, kadınlar hâlâ kardiyovasküler araştırmalarda yeterince temsil edilmiş değil. İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Süha Çetin“Kadınlarla ilgili tıbbi araştırmalar son yıllarda artsa da modern tıpta erkekler hâlâ ön planda. Birçok kalp ve damar hastalığının tanı ve tedavisine ilişkin bilgilerimiz, ağırlıklı olarak erkek hastalarda yürütülen çalışmalara dayanıyor. Bu durum kadınlarda hastalıkların fark edilmesini, doğru tanının konmasını ve en uygun tedavinin seçilmesini zorlaştırabiliyor” diyor.

    “Kadın kalbi, erkek kalbinin küçültülmüş bir versiyonu değil”

    Prof. Dr. Süha Çetin, kadınlarda kalp hastalıklarının yalnızca belirtilerinin değil, hastalığın ortaya çıkma biçiminin de farklı olabildiğini söylüyor. Özellikle küçük damar hastalığı, damar spazmı ve spontan koroner arter diseksiyonu (SCAD) gibi mekanizmalar kadınlarda daha fazla önem taşıyor. Bu farklılıklar, standart tetkiklerin bazı hastalarda yeterli bilgi vermemesine ve tanı süreçlerinin uzamasına neden olabiliyor. 2026 yılında yayımlanan Avrupa Kardiyoloji Derneği bilimsel bildirisi de kadınlarda mikrovasküler hastalık, damar spazmı, koroner diseksiyon ve tanısal yaklaşımlardaki cinsiyet farklılıklarına dikkat çekiyor. Prof. Dr. Çetin’e göre kadınların kalp sağlığı konusunda bilinmesi gereken 5 kritik nokta var:  

    1. En büyük riskiniz sadece tansiyon ve kolesterol değil 

    Yüksek tansiyon, yüksek kolesterol, diyabet, sigara, hareketsiz yaşam ve aile öyküsü kadınlarda da önemli kardiyovasküler risk faktörleri. Ancak kadınlar açısından başka faktörler de var. Gebelik sırasında yaşanan preeklampsi ve gestasyonel diyabet (geçici diyabet) gibi komplikasyonlar, ilerleyen yıllarda kalp ve damar hastalığı riskinin artmasıyla ilişkilendiriliyor. Polikistik over sendromu (yeni adıyla Poliendokrin Metabolik Over Sendromu – PMOS), lupus ve romatoid artrit gibi bazı hastalıklar da kardiyovasküler risk açısından dikkate alınması gereken tablolardan. 

    2. Kritik dönüm noktası: Menopoz

    Menopoz geçişi, kadınların kalp sağlığının yeniden değerlendirilmesi gereken önemli bir dönem. Çünkü menopozla birlikte kadınların kardiyovasküler risk profili de önemli ölçüde değişebiliyor. Menopoz geçişi sırasında tansiyon, kolesterol ve metabolik risk faktörlerinde olumsuz değişiklikler görülebiliyor. Bu nedenle 40’lı ve 50’li yaşlarda ortaya çıkan yeni kardiyovasküler risklerin yalnızca “yaşın ilerlemesine” bağlanmaması gerekiyor.

    3. Kadınlarda kalp krizi belirtileri farklı olabilir 

    Kalp krizinin klasik belirtileri arasında göğüste şiddetli baskı veya ağrı ilk sırada geliyor. Ancak kadınlarda tablo daha farklı seyredebilir. Göğüs ağrısının yanı sıra nefes darlığı, bulantı, soğuk terleme, alışılmadık veya yoğun yorgunluk gibi belirtiler de görülebilir. Dolayısıyla yorgunluk, stres, mide rahatsızlığı denilerek geçiştirilen bazı belirtiler aslında kalbin alarmı olabilir. Bu belirtilerin kalp kaynaklı olduğunun fark edilmemesi ise tanının gecikmesi demek. Kadınlarda kalp hastalığının belirtilerinin erkeklerden farklılaşabileceği ve kadınların kanıta dayalı tedavilere daha az ulaşabildiği, güncel bilimsel değerlendirmelerde de vurgulanıyor.

    4. Hastalığın arkasında farklı mekanizmalar bulunabilir

    Kalp krizlerinin önemli bir bölümü erkeklerde olduğu gibi kadınlarda da kalbi besleyen damarlardaki aterosklerotik plakların yırtılması ve pıhtı oluşması sonucu ortaya çıkıyor. Ancak kadınlarda bunun dışında başka mekanizmalar da mevcut. Küçük damar hastalığı, koroner damar spazmı ve spontan koroner arter diseksiyonu (SCAD) bunlar arasında yer alıyor. Özellikle genç ve orta yaşlı kadınlarda kalp krizi değerlendirilirken bu mekanizmaların göz önünde bulundurulması çok önemli. Bir diğer dikkat çekici tablo ise Takotsubo kardiyomiyopatisi, diğer adıyla “kırık kalp sendromu.” Çoğunlukla yoğun fiziksel veya duygusal stres sonrasında ortaya çıkabilen bu durum, özellikle menopoz sonrası kadınlarda görülür ve bazı hastalarda kalp fonksiyonları zaman içinde yeniden toparlanabilir.

    5. “Anjiyoda damarlar temiz çıktı” demek her zaman kalp sorunu yok demek değildir

    Kadınlarda küçük damar hastalığı ve damar spazmı gibi durumlar, klasik koroner anjiyografide her zaman açık biçimde görüntülenemeyebilir. Bu nedenle şikâyetleri devam eden bazı kadınlarda yalnızca büyük damarlara bakılarak sonuca varılması yetersiz kalır. Hastanın durumuna göre daha ileri ve özellikli testlere ihtiyaç duyulabileceği unutulmamalı. 

     

    Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı